Mükemmel Hata: Baba Olmak

“Bütün evlerin en mükemmel hatasıdır baba.”
— Seyyidhan Kömürcü

Baba olmak, bir anda gerçekleşen bir duygu değil. Ne bir anonsla başlar ne de bir seremoniyle. Bazen bir hastane odasında, üç gün boyunca uyanıp uyuyarak geçen tuhaf, buğulu saatlerde başlar. Yorgunlukla mutluluğun birbirine karıştığı, duyguların tanımsızlaştığı o anlarda, insan baba olup olmadığını bile anlayamaz.

Kızım doğduğunda ben de böyleydim. Hastanede üç gün boyunca gözümü açıp açıp yeniden uyudum. Ne ağladım ne güldüm. Sadece oradaydım. Sonra bir gün, arabayla giderken bir arkadaşım “ne hissediyorsun?” diye sordu. Cevap veremedim. Yüzüne boş boş bakmışım. O da döndü ve dedi ki:
“Rahat ol. Hiçbir şey hissetmediğini biliyorum. Babalık bir anda gelmiyor. Zamanla yükleniyor.”

O an ne kadar doğru olduğunu anlamamıştım ama şimdi geriye dönüp baktığımda o cümleye tutunmak istiyorum. Çünkü babalık bir refleks değil; bir dosya gibi yavaş yavaş yüklenen, bazen poğaça hamuruna bulaşan, bazen bir çocuk sorusunun şaşkınlığında yankılanan, bazen de hiçbir şey yapmamanın tam ortasında büyüyen bir his. Herkes annenin içgüdülerinden bahseder, peki babanın tedirginliğinden, tutukluğundan, ilk zamanlar hissetmemeye utanmasından kim bahseder?

O yüzden belki de baba, gerçekten de “en mükemmel hata”dır. Ne tam doğrudur ne de tümüyle yanlış. Ne zaman başladığı belli değildir, ama bir kere başladı mı, o evin çatısına siner. Her pazar sabahı fırından çıkan kekin buğusunda, her “baba, felsefe nedir?” sorusunda, her “kızım hadi git yüzünü yıka da kızgınlığın geçsin” cümlesinde kendini belli eder.

Arkadaşın dediği oldu. Babalık zamanla yüklendi gerçekten. Şunu söyleyebilirim babalık, bir işletim sistemi gibi yavaş yavaş kuruluyor insanın içinde. Başta bazı komutları anlayamıyorsun, hata veriyorsun. Bazen çok konuşuyorsun, bazen susman gereken yerde susamıyorsun. Çocuk ağladığında ne yapacağını bilmiyorsun; sustuğunda içinin neden burkulduğunu da. Babalık, ancak zamanla şekillenen bir aidiyet.

Bir gece uyuyorsun, sıradan bir yetişkinsin; sabah uyanıyorsun, yanındaki odada minik bir nefes var. Sana bağımlı, sana muhtaç, ama seni henüz tanımayan bir varlık. Annesiyle kurduğu o derin bağa uzaktan bakıyorsun. Sende öyle bir bağ yok daha. Senin elinde ise başka bir şey var: Beklemek ve emek vermek. Çünkü senin sevgin onun adımlarına eşlik edecek olan sabırdan doğacak.

Zaman geçtikçe çocuk konuşmaya başlıyor. Önce oyuncak istiyor, sonra sarılmak. Sonra bir sabah “baba ben her şeyi ne zaman öğreneceğim?” diye soruyor. O an fark ediyorsun ki, sen de her şeyi bilmiyorsun. Ama soruların yöneldiği yer artık sensin. Sıcak soba gibi… Yanında durmak isteyen, onunla ısınmak isteyen biri var artık.

Babalık böyle bir şey. Tarif edilebilir bir duygu değil, daha çok içe sinen bir hâl. Bazen gözlerinin içindeki ışıkla anlaşılır, bazen sabah erkenden kalkıp hamur yoğurmanla. Bazen susarak, bazen soruya soruyla karşılık vererek. Ve bazen de sadece orada olarak: yan odada, okulun önünde, arabada, mutfakta, hep biraz gölgede.

Baba Kahvaltısı Yükleniyor…

Bazı sevgiler sessizdir. Bağırmaz, anlatmaz, hatta kendini öne bile çıkarmaz. Ama sabahın altısında mutfağa süzülen bir babanın yoğurduğu hamurun içinde öylece durur.

“Baba kahvaltısı yükleniyor…”
İlk okunduğunda şaka gibi duran bu cümle, bir ömrün özeti olabilir aslında. Çünkü her pazar sabahı simit yapan, poğaça yoğuran, kek telaşına düşen bir baba, çocuğunun midesinden çok kalbini doyurmak ister. Tarif ettiği şey bir öğün değil, bir güvendir. Kokusuyla uyanılan bir sabahın, hayat boyu unutulmayan güveni.

Bir baba için poğaçanın içi neyle dolmuş, fırın kaça ayarlanmış, hamur kaç dakika beklemiş pek önemi yoktur. Önemli olan, bir çocuk mutfağa geldiğinde “benim için mi?” diye sorsun ve evet cevabını alsın. İşte o an, günlerce hissedemediğin o “babalık” yüklenir içine, usulca.

Bir gün Aslı Melek gelip “Baba sabah poğaça yapar mısın?” dediğinde, yorgunsundur belki ama yine de yaparsın. Sonra öğrenirsin ki çıraklık artık farklıdır: Yumurtayı uzatır ama sonra gider koltuğuna oturup emir vermeye başlar. Çünkü çocuğun gözünde baba, sadece hamur yoğuran değil, oyunun kurallarını da taşıyandır.

Kimi sabahlar pizza poğaça olur, kimi sabahlar kek. Ama asıl pişen şey, birlikte geçirilen o anlardır. Fırının başında kurulan ortaklık, mutfakta çıkan kahkaha, beklenmedik bir yorumla gelen bilgelik… Bunlar görünmez ama yavaş yavaş yer eder çocuğun belleğinde. Yıllar sonra belki bir kek kokusuyla hatırlanacak olan tam da budur: O evde, o mutfakta, bir baba vardı. Her pazar kahvaltısıyla, var olduğunu hiç unutturmadan hatırlatan biri.

İçinden Geçtiğimiz En Uzun Tarih

“Babalar ki, yalnızlığın en uzun tarihidir / içlerinden gelip geçtiğimiz.”
— Hasan Ali Toptaş

Bazı insanlar vardır, hayatımıza bir kereliğine uğrayıp gider; bazıları ise fark ettirmeden içimizden geçer, bizde kalırlar. Babalar, genellikle ikinci gruptadır. Sessiz, gölgede duran, kendi yalnızlığını bir siper gibi tutan ama bizi hayata karşı korumaya çalışan bir varlık.

Baba, çoğu zaman anlatmaz. Cümleleri kısa, yüzü kontrollüdür. Ne çok güler ne de çok ağlar. Ama gözlerinin içinde bir şey hep kalır: Geriye çekilmiş bir yorgunluk, ama aynı zamanda dirençli bir varoluş. Belki de bu yüzden baba olmak biraz da susmaktır. Bilip de anlatmamaktır. Ağrıyı içte tutmaktır. Her şeyi çözemeyeceğini bilerek yanında kalmaktır. Ve bazen de hiçbir şey hissetmemene rağmen, hissetmeye çabalamaktır. Sorduğu bir soruyu bilmeyebilirsin, o an her şeyden şüphe edebilirsin. Bildiklerinin yetmediğini anlarsın. Ama önemli olan, onun gözünde bu sorunun yöneldiği kişi olmaktır. Cevabı bilmesen de yanında olmaktır.

Belki bir yıldızın 23 milyon yıl önce öldüğünü, onun ışığını hâlâ görebileceğimizi anlatmaya çalışırsın. Anlamasa da dinler seni. Çünkü senin anlatmaya çabalaman bile onun için evrenden daha kıymetlidir. Ve bir gün kendi ışığıyla bir başkasını aydınlatırken, senin sessizliğin yankılanır içinde.

Baba yalnızdır. Çünkü sırtına evin yükünü, çocuğun geleceğini, kendi endişelerini aynı anda almıştır. Ama o yalnızlık, boş bir odanın soğukluğu değil; fırın açılmış bir mutfağın sıcaklığıdır. Herkes sofraya oturduğunda, yerini son doldurandır. Kendi tabağından önce çocukların tabağına göz gezdirendir. Sıcak simidin ilkini değil, kırığı kendine ayırandır.

Ve biz, onların içinden geçeriz. Onların omuzlarından, ellerinden, bakışlarından. Onların yalnızlığından güç alarak yürümeye başlarız. Farkına varmadan.

Küçük Aslı Melek’ten Büyük Felsefelere

Bazı sorular vardır ki cevabı bilinmez ama sorulması yeterlidir. Çünkü o soru, çocuğun büyümeye çalıştığı yerden değil, babasına güven duyduğu yerden gelir. Aslı Melek bir gün sorduğunda:
“Baba, felsefe nedir?”
Cevap kolay mı? Elbette değil. Ama asıl mesele o an kızının bu soruyu sana sormuş olmasıdır. Senin vereceğin cevap değil, birlikte düşünüyor olmanızdır kıymetli olan. Çünkü çocuklar, bilgiden çok eşlik isterler. Birlikte anlamaya çalışmayı…

Bir başka gün, birlikte belgesel izleyelim istediğinde “Mucizeler Hastanesi”ni açarsın. O heyecanla bakarken döner sana:
“Baba bu insan veterineriymiş, sen bana Yukon Veterineri aç.”
Çünkü onun dünyasında insanlar da hayvanlar kadar doğal, o kadar anlaşılması gereken varlıklardır. Ve senin görevin orada doğruyu göstermek değil, şaşırmayı birlikte yaşamaktır.

Ve bir sabah, biraz kızmışsındır belki, sesini yükseltmişsindir. Ama o dönüp der ki:
“Baba kızgın tencereyi ne yapıyoruz? Suya tutup soğutuyoruz. Hadi git yüzünü yıka da kızgınlığın geçsin.”
İşte babalık bazen böyledir: Ders vermeye çalışırken, kendini derste bulmaktır. Öğreten değil, öğrenendir baba. Çocuk öyle zamanlarda öyle cümleler kurar ki, içindeki tüm yetişkinliğin üzerine bir battaniye örter. Kırılganlığını gösterir, ama aynı anda seni de iyileştirir.

Alışverişteyken sıkılıp yorgunluğu buna maske yaparak hadi ne istiyorsan alalım gidelim demeye başladığında:
“Baba, kadınlar sadece bakmaktan hoşlanırlar, sen bunu anlamıyorsun,”
diyen bir kız çocuğu, aslında senin dünyanı da yeniden inşa eder. Çünkü sen alıştığını sanırsın; “beğendi mi? alalım!” düzenine. Ama o seni durdurur, bakmanın da bir seçim olduğunu öğretir. Hayatın ritmini değiştirir.

Ve bazen de sadece başını sallarken görür ve “Ne yapıyorsun kızım?” diye sorduğunda aldığın cevaptır baba olmak… “İçimde şarkı çalıyor baba.”

Baba olmak, çocuğun içinde çalan o şarkıyı duymaya çalışmaktır. Her zaman anlayamazsın, bazen sessizce dinlersin. Ama o şarkının çalmasına izin verdiğin sürece, babalığını yerine getirmişsindir.

Aslı Melek gibi bir çocuğun yanında olmak, bazen yön göstermek değil, birlikte kaybolmayı kabul etmektir. Ve o kayboluşların her birinde, aslında yeniden bulunur baba. Daha iyi bir insan, daha derin bir kalp, daha sade bir dil olarak.

Resimdeki Görünmez Yüzler ve Interstellar’ın Yürek Burkan Dansı: Babalığın Sessiz Haritası

Aralık 2019’dan düşen bir not, zamanın tozunu üflediğimde hâlâ parıldıyor: “Resim sanatında baba ve çocuk figürü hep sırtları dönük giderken resmedilir. Çok az bir kısmında baba ve çocuk birbirine bakar, ve fakat yüzlerini yine görmeyiz.” Bu, ilk bakışta basit bir gözlem gibi sırıtır. Ancak derine indikçe, resmin tuvalinden taşıp hayatın dokusuna işlemiş bir hakikatin kapısını aralar: Babalar, tuvallerde olduğu gibi hayat sahnesinde de çoğunlukla ‘görünmez’dir.

Onlar genellikle arkaları dönüktür. Çocuğunu sırtında taşırken ufka kilitlenmiş, ya da minik bir eli avucunda tutarken gözleri hep “ileriye”, “dışarıya”, “henüz varılmamış olana” dönüktür. O anın sıcaklığında değil, bir sonranın soğuk rüzgârlarını düşünür gibidirler. Sanki zamanla gizli bir pazarlık içindedirler, çocuğunun “şimdi”sini değil, “sonra”sını güvence altına almaya çalışırlar.

Hayatın kendisi de bu resmin yansıması değil midir? Baba, çocuğunun yüzünü görmekten ziyade, onun yolunu görmesini arzular. Kendi yüzünü çocuğa dönmez, çünkü tüm bedeni ve ruhu geleceğe çevrilidir. Çocuğuyla yan yana yürür, adımlarını eşitler, hatta bazen sırtında taşır, ama göz göze gelmek nadir bir armağandır. Onlar için göz temasından çok, adımların teması, yönün paylaşımı esastır. Bakıştan çok, ayak izlerinin aynı yöne dönük olmasına inanırlar.

Bu düşünceyi besleyen her anı – sabahın ilk ışığında yoğrulan hamurun sessiz ritmi, cevapsız kalan o büyük sorular, birlikte soluk soluğa izlenen belgesellerdeki keşif anları, bir kekin fırında yükselişini izlerken çöken derin sessizlik – hepsi, o görünmez baba figürlü tablonun tuvaline düşen renkli fırça darbeleri gibidir. Ve hiçbirinde baba tam olarak “görünür” değildir. Çünkü baba, çoğunlukla anlatılmaz; hissedilir. Varlığı, bir binanın görünmeyen ama yapıyı ayakta tutan temeli gibidir. Göz teması kurmazlar, belki, ama derinden bir “yön teması” kurarlar. Çocuğa doğru yolu gösteren, sessiz, sarsılmaz bir pusula, bir iç harita gibi çalışır varlıkları. Bu harita bazen bir poğaçanın kıvamındaki sabır dersidir, bazen gece göğünde parıldayan bir yıldızın sırrını açıklama çabasıdır, bazen de sadece kapının önünde bekleyen bir ayakkabı çizgisinin düzenindeki “Ben buradayım, güvendesin” mesajıdır.

İşte tam bu noktada, Aslı Melek ile bir ritüele dönüşen “Interstellar” seanslarımız devreye giriyor. Christopher Nolan’ın bu epik uzay destanı, yüzlerce ışık yılı ötedeki gezegenler ve solucan delikleriyle süslü olsa da, özünde dokunaklı bir baba-kız ilişkisine yolculuktur. Cooper’ın (Matthew McConaughey) Murph’ü (Jessica Chastain/Mackenzie Foy) terk etmek zorunda kaldığı o unutulmaz sahne, resimdeki görünmez baba metaforunun hareketli, yürek parçalayıcı bir tezahürüdür.

Murph, gözyaşları içinde, çaresizce babasının uzay giysisine yapışır. “Söz vermiştin! Geri döneceğine söz vermiştin!” çığlığı odanın duvarlarında yankılanır. Cooper’ın yüzünde bir ömür sürecek bir acı ve kararlılık vardır. Murph’in iyiliği için dönüp gitmesi gerektiğini bilir. Ve sonra o an gelir: Cooper, fiziken Murph’ten uzaklaşmak için arkasını döner. Tıpkı resimlerdeki babalar gibi. Murph de, belki de hayal kırıklığının, öfkenin ve derin bir yaralanmışlığın verdiği güçle, kendi duygusal korunaklı alanına çekilmek için arkasını döner ve koşarak uzaklaşır.

Bu iki arka dönüş, fiziksel bir ayrılığın ötesinde, derin bir paradoksu temsil eder: Uzaklaştıkları ölçüde yakınlaşmaları. Cooper, fiziken uzayın derinliklerine savruldukça, Murph’in zihninde ve kalbinde daha derin bir yer edinir. Onun bıraktığı saat, bilim kitapları ve anılar, Murph için birer kılavuz, birer “yön teması” aracına dönüşür. Cooper uzakta, ama Murph’in her adımında, her bilimsel başarısında, her umutsuz anında yanındadır. O, Murph’in içindeki o sarsılmaz haritadır. Nolan, bu metaforu film boyunca işler: Cooper’ın beş boyuttaki kütüphanesinden Murph’e mesaj göndermesi, onun varlığını fiziksel uzaklığın ötesine taşıyarak, Murph’in iç dünyasının en merkezine yerleştirir. Cooper görünmezdir fiziken, ama Murph’in yolunu aydınlatan en görünür güçtür.

Resimlerde yüzünü göremediğimiz baba, aslında her şeyin ortasındadır. Gölgesiyle, varlığının yarattığı sıcaklıkla, sesinin tonuyla ve bazen de o derin, anlamlı suskunluklarıyla… Çocuk büyürken, farkında olmadan, biraz da o sessiz gölgenin içinde yürür. Adımlarını o gölgenin yönüne göre atar, sözünü etmese de onun varlığını sırtında bir kalkan gibi taşır.

Interstellar, işte bu evrensel babalık deneyimini, yıldızlararası bir kıyamet senaryosu içinde bize yeniden hatırlatır. Cooper’ın uzay gemisi, aslında tüm babaların çocuklarının geleceği için attığı o büyük, görünmez adımların bir simgesidir. Ve Murph’in sonunda babasını bulması, tüm çocukların, büyüdüklerinde o resimdeki görünmez yüzün aslında kendi yüzlerine nasıl da benzediğini, o yön temasının kendi içlerinde nasıl bir pusulaya dönüştüğünü fark etmelerinin metaforudur. Film, bir uzay macerasının ötesinde, görünmez kalan ama her şeyi var eden babalığın, sevginin ve rehberliğin yıldızlararası yolculuğudur. Ve tıpkı o resimlerdeki babalar gibi, Cooper da en görkemli anında bile, nihayet kızına döndüğünde, biz izleyicilere yine tam olarak yüzünü göstermez – çünkü asıl mucize, onun varlığının kendisindedir, görünür olmasında değil.

Bir Gülümseme Kadar Kırılgan, Bir Ekmek Kadar Sahici Kapanış

Bir gün Aslı Melek, ders çalışırken durup gökyüzüne baktı ve sonra bana döndü. Gözleri kocaman, sesi ciddiydi:
“Baba, güneşin içine bir milyon üç yüz bin dünya sığıyormuş.”
Ben de hiç düşünmeden sordum:
“Peki sen güneşi gülüşüne nasıl sığdırdın?”

Çocukların gülüşü, bazen bir babayı sabaha kaldırır. Bazen bütün yorgunluğunu unutturur. Bazen de sessizce hatırlatır: buradasın, varsın, işe yarıyorsun.

Baba olmak, kusursuz olmak değil. Doğruyu hep bilmek, hep hazırlıklı olmak değil. Hatta bazen hiçbir şeyi bilmiyor gibi hissetmektir. Ama buna rağmen kalkmak, sabahın köründe hamur yoğurmak, bir soruya cevap veremesen de göz temasını bırakmamaktır.

Babalık, bir gülümseme kadar kırılgandır. Ama bir dilim ekmek kadar da sahicidir. Yavaş mayalanır, yavaş pişer, ama sofraya geldiğinde herkesin içinde bir güven duygusu bırakır. Her şeyden önce sebat ister. Sabır ister. Kendini ikinci plana koymayı, bazen görünmemeyi ama hep orada olmayı ister.

Ve belki de bu yüzden, baba dediğimiz şey; öğretmen değil, yoldaştır. Gösterici değil, eşlikçidir. Ve bazen tam da bu yüzden, evlerin içinde hep bir adım geride duran o gölge figür, aslında hayatın en sabit noktasına dönüşür.

Çünkü…

“Bütün evlerin en mükemmel hatasıdır baba.”
Ve biz,
o mükemmel hatanın içinden geçerek büyürüz.

Τα εις εαυτόν

Yarım Kalan Projelerin Unutulmaz Organizatörü

Farklı İşler!

Profil 1

Nuri Bay

Profil 2

Nuri Sel*

Profil 3

Ferit Nakıs

Profil 4

Ömer Lütfi Ünbil

Profil 5

Nuri Bay v4.0

Kategoriler

Son yorumlar

Üst veri

Etiketler

Etiketler:

#baba #büyümek #çocuk

1 cevap

Trackbacks & Pingbacks

  1. […] Görünmezliğin Gücü: Baba Olmak Üzerine Bir Deneme Sayfanın başına dön […]

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.