bilinir elbet, ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum,
anlatayım yolun dilini ve kendi kemiklerime ölçtüğüm o günü:
I.
Bir yaz günü demir serinliğinden indiler, kapıları çarparak ve telaşsız,
parlak babalar, kokusu ütülü kumaşlara sinmiş taze oğullar;
dünyanın bütün sınavları onlar için kurulmuş gibi genişti gün.
Ben ceplerimin çeperini yokladım, tenimle kentin arasındaki o tek ince bez,
on dört yaşımın henüz biçilmemiş buğday boyuyla,
hiçbir otomobilin toz kaldırmadığı bir kenardan bıraktım adımımı.
kalabalık, sadece birbirinin aynasına bakıyordu, kimseler görmedi beni.
Tekerleklerin izi kaldı asfaltta, benimse içimde çatlayan ilk çekirdek;
yürüdüm, taşların hizasını kendi kemiklerimle düzelte düzelte,
öğrenilmemiş bir gururun içinden, kendi ağırlığıma basarak.
Unutmayın, bir kalbi vardır insanın, göğsüne dar gelen,
ve bir yürüyüşü, dünyaya doğru ilk kez durduğu o yerden.
II.
Temmuzdu. Kollarım çıplak, omuzlarımda göğün dökülen kireci.
Mavi birdenbire vurdu göz çukurlarıma, devasa ve tuzlu bir ürperti;
meğer suyun da tadı varmış, insanı yakan ve bağışlamayan bir yemin gibi.
Susuyordum, dilimin altındaki çakıllar birbiriyle vuruşuyordu sıcaktan,
ama içimde çatlak bir koro, dağların ardından sızan o sabırlı ezgi:
bir güneşin doğuşunu mırıldanıyordum, gökte aramadığım bir güneşi;
kaburgalarımın arasına sakladığım o kızgın, o kimsesiz korla.
Yirmi bir kilometrelik bir çentik attım yeryüzünün kabuğuna;
ne kimse okuyabildi o izi, ne bir harita kaydetti terin alfabesini.
Unutmayın, bir kalbi vardır insanın, göğsüne dar gelen,
ve bir yürüyüşü, dünyaya doğru ilk kez durduğu o yerden.
III.
Konak indi akşamın üstüne; isli, mor ve devasa bir nefes darlığıyla.
Otobüsler geçiyordu camları buğulu, camları telaşla lekelenmiş;
ceketlerinin astarına kaybedilmiş bir eli ve yorgunluğu saklamış babalar,
kentin en derin hüznünü taşıyorlardı evlerin kuytusuna.
Cebimde tek bir yaprak: yemyeşil, buruşuk, son bir elli binlik,
öte yakaya, toprağın gecesine yetecek kadar ince bir teselli.
Dizlerimin feri çekilmişti, asfalt bitti de yolumun gölgesi bitmedi sanki;
bir yabancı, koca bir direksiyonun ardından gördü omzumdaki tozu,
merhamet bazen bir vites koludur, bazen bir kapının sessizce açılışı.
Garajların o katran kokulu karanlığına bıraktım soluğumun sonunu.
Unutmayın, bir kalbi vardır insanın, göğsüne dar gelen,
ve bir yürüyüşü, dünyaya doğru ilk kez durduğu o yerden.
IV.
Geceye yaslanmış devasa beyaz bir gövde gibiydi o kentin girişi,
sokaklar silinmiş, evler uykunun kalın perdesini çekmişti üstüne.
Musluğun soğuk borusuna dayadım alnımı; su içmedim, bir kederi yuttum.
Aynada kırmızı bir yangın: dünyayla çarpışmış bir çocuğun kavruk yüzü.
yoğurt çaldılar şakaklarıma, serin beyazlıklar sürüldü derime,
sandılar ki yangın geçer, sandılar ki etin sızısı dindiğinde biter her şey.
Oysa uyudum, ayaklarımın yorgunluğu geçti;
uzandım, kemiklerim topladı dökülen yerlerini.
Fakat içerde kalan bir şey var; adı ne yara, ne güneş çarpması, ne heves.
İyi ki geçmedi o tortu, iyi ki soğumadı içimdeki o kör fırtına.
Şimdi geriye bakınca küçülüyor mesafeler, yollar bir çizgiye dönüyor;
ama insan bir kez yürüdü mü o yolu, bir daha oturamıyor yerine:
Unutmayın, bir kalbi vardır insanın, göğsüne dar gelen,
ve bir yürüyüşü, dünyaya doğru ilk kez durduğu o yerden.
Çankırı, 13/10/2026
Etiketler:
#şiir












Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!