GİRİŞ
Ortadoğu’da bir “son savaş” yoktur. Ne Suriye meselesiyle kapandı bu dosya ne Gazze saldırılarıyla. Her defasında yeni bir “son” yazılır ama her seferinde hikâyenin sonu biraz daha uzağa taşınır. Şimdi o eşikteyiz. Suriye’nin kuzeyinde haritalar yeniden çizilirken, Gazze’den geriye yalnızca beton ve sessizlik kalmışken, yeni cümle İran üzerinden kuruluyor. Ve sanki bu yeni cümlenin öznesi de, yüklemi de, nesnesi de biziz.
Suriye meselesi yıllarca “iç savaş” başlığıyla kodlandı. Ancak içinden hiç de “iç” olmayan çok sayıda dış unsur çıktı. Gazze ise yıllarca “çatışma” gibi yumuşak ifadelerle anlatıldı; oysa aslında bir imha stratejisinin mekânsal adıydı. Şimdi İran’la karşı karşıyayız. Belki fiilen değil ama düşünsel, diplomatik ve jeopolitik olarak çoktan karşı saflara geçtik. Ve mesele sadece İran değil; İran’la birlikte bölgede taşlar yerinden oynarken bizim yerimiz de oynuyor. Belki ilk defa değil ama bu sefer bambaşka bir senaryonun içindeyiz.
Suriye ve Gazze üzerinden yürütülen müdahalelerde temel amaçlardan biri, bu iki bölgenin direnç noktalarını kırmak ve bu direnci doğuran hafızayı dağıtmaktı. Bu yapılırken kullanılan yöntem klasik askeri işgal değil, rızaya dayalı bir çökertmeydi. Rıza üretildi, uluslararası meşruiyet sağlandı, aktörler değiştirildi. Şimdi benzer bir mekanizma İran için kuruluyor. Fakat İran, tarihsel refleksleri, toplumsal örgütlülüğü ve dış destek ağı bakımından farklı bir denklem. Bu yüzden İran üzerine kurulan oyunun dili de değişiyor.
Bu yazının amacı, İran’a yönelen bu yeni baskıyı, bölgedeki diğer gelişmelerle birlikte ele alarak bir bütünlük içinde değerlendirmek. Zira İran’ın bugün maruz kaldığı süreç, yalnızca Tahran’a yönelik bir operasyon değil. Aynı zamanda Türkiye’nin içine doğru çekildiği ve belki de kaçınılmaz şekilde bir taraf seçmeye zorlandığı daha geniş bir çatışma haritasının parçası.
İran’ın doğrudan hedefe konmasıyla birlikte Türkiye’nin jeopolitik konumu da değişiyor. Zira bölgedeki tüm fay hatlarının ucunun Türkiye’ye dokunduğu bir dönemdeyiz. Suriye’de Esad’ın uzaklaştırılması, Gazze’de Hamas’ın tasfiyesiyle sonuçlanacak süreçler tamamlanmadan İran’a geçilmezdi. Ama şimdi görüyoruz ki, üçüncü perde çoktan açılmış durumda. İsrail’in “cevap hakkı” gibi pazarladığı saldırılarla başlayan yeni hamle, İran içindeki etnik, mezhebi ve siyasi fay hatlarını tetikleyerek iç karışıklığı davet ediyor. PKK silah bırakıyor, YPG Suriye yönetimiyle uzlaşıyor ama PJAK’ın “devam” kararı dikkat çekiyor. İran içindeki Türk nüfusa yönelik özel bir ajitasyon göze çarpıyor. Tahran’ın içinde ve çevresinde kıpırdanmalar var. Tüm bunlar tesadüf değil.
Bu yüzden artık sadece İran’ı konuşmak değil, Türkiye’yi de yeniden düşünmek zorundayız. İran’la kapışan bir Türkiye neyi kazanır, neyi kaybeder? Bu bir çatışma mı yoksa uzun vadeli bir pozisyon değişimi mi? İsrail’in, İngiltere’nin, Amerika’nın bu süreçteki gerçek niyeti nedir? Bu yazıda bu soruları tek tek ve her biri kendi ağırlığı içinde değerlendirmeye çalışacağız. Amacımız bir akademik çözümleme değil. Bu yazı başta kendim olmak üzere, bu topraklarda yaşayan herkesin anlayabileceği sade bir dille yazılmış bir düşünce kaydıdır. Çünkü mesele sadece İran değil. Mesele, İran’a bakarken Türkiye’nin ne hale geleceği meselesidir.
- Bölüm: Suriye ve Gazze Sonrası Yeni Cephenin Açılışı
Ortadoğu’da olaylar genellikle zincirleme ilerler ama her zincirin halkası aynı değildir. Suriye’de yaşananlarla Gazze’de olup bitenler birbirinden çok farklı görünse de aynı planın iki ayağı gibiydi. Birinde rejimi çökerterek nüfuz alanı elde etmek istendi, diğerinde ise halkı tahliye ederek boşluk yaratmak. Her iki durumda da amaç belliydi: Direnç gösteren yapıları etkisiz hâle getirmek, bölgeyi yeniden dizayn etmeye açık hâle getirmek. Ve şimdi sıra üçüncü ayakta: İran.
Suriye’deki süreç yıllar sürdü. Esad’ın devrilmesi, yerini Batı’ya yakın, İsrail’e tehdit oluşturmayan, bölgesel dengeleri bozmayan bir yönetime bırakması beklendi. Ancak işler istenildiği gibi gitmedi. Rusya ve İran faktörü bu senaryoyu defalarca tıkadı. Yine de Suriye harap oldu, milyonlarca insan yerinden edildi, sınırlar değişti, şehirler ortadan kalktı. Belki Esad gittiğiyle kalmadı ama o rejim de artık eski rejim değil. Bugün, YPG ile hükümetin el sıkıştığı bir Suriye, başka bir Suriye’dir. Türkiye için de bambaşka tehditler taşıyan bir haritadır.
Gazze’ye gelince… Burada daha farklı bir yöntem izlendi. Askeri anlamda değil, sosyolojik anlamda “yok etme” stratejisi izlendi. Toplu ölümler, yerinden edilmeler, yardımların kesilmesi ve sağlık altyapısının çökertilmesi gibi adımlarla Gazze fiilen boşaltıldı. Artık İsrail, “orada kimse yok” diyebileceği bir tabloya çok yakın. Gazze meselesi de, uluslararası meşruiyet zemininde, “başarılmış” bir operasyon olarak kayda geçiriliyor. Bu iki vaka bize şunu gösterdi: Artık savaşlar eski savaşlar gibi değil. Savaşın amacı toprak kazanmak değil, yaşanabilir alanları yaşanmaz hâle getirerek demografik haritayı değiştirmek.
Ve şimdi bu yeni tür savaşın üçüncü durağı İran olarak belirlenmiş durumda. Gazze’de bombalar susmadan İran’a yönelik yeni bir medya kampanyası başladı. İran’ın, İsrail’e saldırdığı, savaşı genişletmek istediği, bölgeyi istikrarsızlaştırdığı yönünde haberler art arda servis edildi. Oysa biraz dikkatli bakıldığında İran’ın yaptığı şeyin tepki vermek olduğu anlaşılıyor. Bu, ilk kez olmuyor. Ancak ilk kez bu kadar organize bir karşı propaganda eşliğinde yapılıyor.
Burada esas dikkat çekici olan şey zamanlama. Suriye ve Gazze’de belli bir düzeye ulaşmadan İran hedef tahtasına konulmadı. Bu bir rastlantı değil. Bu bir sırayla ilerleyen planın parçası. İran’a karşı yürütülecek operasyonun başarılı olabilmesi için önce etrafının boşaltılması gerekiyordu. Ve bu da büyük ölçüde sağlandı. Suriye’de Esad yalnızlaştırıldı. Gazze’de Hamas tasfiye edildi. Lübnan’da Hizbullah’a karşı uluslararası kamuoyu daha önce hiç olmadığı kadar sertleşti. Böylece İran yalnız bırakıldı. İran’ın direncini güçlendirecek tüm bölgesel ortaklar, tek tek etkisiz hâle getirildi.
Aynı anda içeride de hareketlilik başladı. PJAK’ın “silah bırakmayacağız” açıklaması dışarıdan masum bir örgüt kararı gibi görünse de İran’ın iç dengeleri açısından çok daha büyük bir anlam taşıyor. PKK Türkiye’de ve Irak’ta silah bırakıyor, YPG Suriye’de hükümetle masaya oturuyor ama PJAK İran’da tam tersine eylem dozunu artırıyor. Bu, İran içindeki bir fay hattına bilinçli şekilde dokunulduğunun işareti. Ve sadece Kürt hattı değil; Azeri nüfus da benzer bir biçimde tahrik ediliyor. Tebriz gibi Türk yoğunluklu bölgelerde özellikle sosyal medyada köpürtülen videolar, protesto çağrıları bunu açıkça gösteriyor.
Bu tabloyu okurken şunu da unutmamak gerekiyor: İran, sıradan bir Ortadoğu ülkesi değil. Ne kültürel anlamda, ne tarihsel refleks bakımından, ne de dış bağlantıları itibarıyla. İran, bin yıllık bir devlet aklını taşıyor ve bugün onu hedef alan her girişim bu derinlikten bir karşılık bulacaktır. Ancak mesele sadece İran değil. İran hedefe konduğunda, Türkiye de aynı oyunun içine çekiliyor. Çünkü coğrafya bunu gerektiriyor. Çünkü bu yeni düzen, ya İran’la kapışan bir Türkiye ya da İran’la birlikte hedef alınan bir Türkiye istiyor. Üçüncü bir ihtimal bırakılmıyor.
Şimdi yeni cephe açıldı. Ve bu cephenin tam ortasında biz varız. Ne kadar farkındayız, ne kadar hazırız; asıl sorular da burada başlıyor.
- Bölüm: İran İçindeki Fay Hatları ve Operasyonel Kıvılcımlar
İran’la ilgili analizler genellikle dış politikaya odaklanır. Rejimin Amerika’yla çekişmesi, İsrail’le karşıtlığı, Körfez ülkeleriyle gergin ilişkileri konuşulur. Ama bu analizlerde çoğu zaman gözden kaçan bir şey var: İran’ın içi. Yani içerideki fay hatları, kırılganlıklar ve özellikle dış müdahaleye açık toplumsal yapılar. Bugün İran’ın karşı karşıya olduğu tehdit, yalnızca sınırlarına yönelmiş füzelerden ibaret değil. En büyük tehlike, içerideki unsurların dışarıdan manipüle edilerek harekete geçirilmesidir. Ve bu, bugün çok açık biçimde yapılmaktadır.
İran’da etnik ve mezhebi çeşitlilik fazladır. Bu çeşitlilik, uzun yıllar boyunca merkezi devletin ideolojik gövdesiyle bastırıldı. Fakat bu bastırma her zaman kontrol anlamına gelmedi. Özellikle Kürtler ve Azeriler başta olmak üzere bazı topluluklar, çeşitli dönemlerde kendi kimliklerine daha fazla alan açmaya çalıştı. Devlet ise bu talepleri ya şiddetle bastırdı ya da zaman zaman sınırlı kültürel haklarla yönlendirmeye çalıştı. Bugün gelinen noktada ise bu fay hatlarının büyük bir kısmı dışarıdan bir el tarafından kurcalanıyor.
Örneğin PJAK’ın tutumu. Türkiye kamuoyunda bu konuya genellikle “PKK’nın İran kolu” olarak bakılıyor. Bu yanlış değil ama eksik. PJAK, sadece bir silahlı yapı değil, aynı zamanda İran içindeki Kürt muhalefetinin simgesel bir karşılığı hâline gelmiş durumda. Ve ilginçtir ki PKK, Türkiye ve Irak’ta silah bırakma yönünde adımlar atarken, PJAK tam tersini yapıyor. “Silah bırakmıyoruz, daha fazla eylem” açıklaması, yalnızca İran rejimine meydan okumak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda İran’ın bölünmesine yönelik söylemleri de içeriyor. Bu da gösteriyor ki PJAK bugün sadece bir “Kürt örgütü” değil; aynı zamanda jeopolitik bir araç olarak konumlanmış durumda.
Aynı anda Azeri nüfusun yaşadığı bölgelerde, özellikle Tebriz ekseninde, dikkat çeken bir hareketlilik var. Sosyal medyada dolaşıma sokulan videolar, aniden ortaya çıkan protesto çağrıları, “Güney Azerbaycan” temalı içerikler… Bunlar rastgele değil. İran’ın içini karıştırmak isteyen aktörler, uzun süredir Azeri kimliği üzerinden bir alternatif siyasi damar inşa etmeye çalışıyor. İran’ın Azeri vatandaşlarının büyük bölümü geçmişte rejime sadıktı. Ancak şimdi yaşananlar gösteriyor ki bu sadakat artık eskisi kadar güçlü değil. Bu değişimde dış faktörlerin etkisi büyük. Azeri lobiler, Bakü merkezli yayınlar ve Batı kaynaklı sivil toplum destekleri, İran’ın kuzeybatısında ciddi bir kimlik dönüşümüne zemin hazırlıyor.
Bu kimlik dönüşümünde etkili olan dış aktörlerin başında, kültürel ve tarihsel akrabalık bağları nedeniyle bölge halkı nezdinde doğal bir etki alanına sahip olan Azerbaycan Cumhuriyeti gelmektedir. Bakü merkezli yayın kuruluşları, diaspora lobileri ve Batı destekli sivil toplum projeleri üzerinden yürütülen faaliyetler, yalnızca kültürel canlanmayı değil, aynı zamanda İran rejimine karşı alternatif bir siyasi aidiyet inşasını da hedefliyor. Bu süreçte, Tebriz başta olmak üzere bölge halkının Türk kökenli kimliği ile kurulan güçlü bağ, Azerbaycan tarafından ustalıkla mobilize edilmekte ve coğrafi yakınlık ile siyasi stratejilerin kesiştiği bir noktada yönlendirilmektedir. ‘Azeri’ tanımının bu bağlamda tercih edilmesi, söz konusu hareketliliğin merkezindeki aktif dış dinamiklerin (özellikle Bakü’nün politikaları ve bunların uluslararası ilişkilerdeki konumu) ön plana çıkarılması içindir; zira bölgenin Türk kökenli nüfusu, bu dış müdahalenin odağında ve Azerbaycan devletinin siyasi ajandasıyla doğrudan temas halindedir.
İran’ın içinde yalnızca etnik değil, mezhebi fay hatları da harekete geçirilmiş durumda. Huzistan gibi Arap nüfusun yoğun olduğu bölgelerde son yıllarda artan huzursuzluklar, İran’ın Sünni azınlıklarına dönük baskılar ve özellikle Beluç nüfusa karşı uygulanan devlet şiddeti; bu yapının kırılganlığını daha da artırıyor. İran’ın her bölgesi, adeta ayrı bir sorun başlığına dönüşmüş durumda. Bu kırılgan yapının üzerine bir de ekonomik kriz, yüksek enflasyon, genç işsizliği gibi faktörler eklenince, tablo daha da karanlık hâle geliyor.
İşte bu yüzden, bugün İran’da yaşananlar sadece “rejim karşıtı protestolar” gibi görünmemeli. Aslında bu, dışarıdan içeriyi hareket ettirme taktiğidir. Aynı taktiği Suriye’de gördük. Önce sokaklar karıştı, sonra silahlar konuştu, ardından harita değişti. Bugün İran’ı o noktaya getirecek dinamikler adım adım uygulanıyor. İsrail ya da Batı, İran’ı doğrudan işgal etmek yerine; içerideki fay hatlarını harekete geçirerek içeriden çökertmeye çalışıyor. Ve bu yöntem, modern savaşın en etkili biçimi hâline geldi.
Dışarıdan bakınca güçlü gibi duran İran, içeride büyük bir kırılganlık yaşıyor. Molla rejimi hâlâ sert görünüyor olabilir ama taban desteği her geçen gün zayıflıyor. Özellikle genç nüfusun rejime olan inancı büyük ölçüde sarsılmış durumda. Öte yandan sistemin kendi içindeki hizipler arasındaki gerilim de gün yüzüne çıkmış durumda. Rejim içindeki radikaller ile reformistler arasındaki gerilim, dış baskıyla birlikte daha da keskinleşiyor. Bu da İran’ı içten içe çürütüyor.
İran bugün sadece dışarıdan değil, içeriden de kuşatılmış durumda. PJAK’ın eylem dili, Tebriz’in sokağa çağrılan gençleri, Huzistan’daki Arap göstericiler ya da Sistan-Beluçistan’daki direnişler; bunların hepsi aynı oyun planının parçaları. Bir ülkeyi çökertmenin en etkili yolu artık cepheden saldırmak değil, içeriden bölmek. İran da şu an tam bu operasyonun merkezinde. Ve unutulmamalı: İçeride bölünen her ülke, dışarıda başkalarının haritasına hizmet eder.
- Bölüm: Bölgesel Düzlemde İran – Yeni Harita, Yeni Strateji
Haritalar sadece coğrafi değil, siyasi metinlerdir. Haritalar yeniden çizilmeye başlandığında, aslında yalnızca ülkelerin sınırları değil, rejimler, ideolojiler, toplumsal dengeler de değişir. İran’a yönelik son dönemde yaşanan gelişmelere böyle bakmak gerekiyor. Çünkü ortada yalnızca bir ülkeyi hedef alan bir dış politika hamlesi değil, bütün bölgeyi yeniden dizayn etme çabası var. Bu çabanın merkezinde ise İran’ı yalnızlaştırmak ve yeni stratejik hatta yer açmak bulunuyor.
Bunu anlamak için önce haritayı biraz geriden görmek gerekiyor. Çin’in başını çektiği Bir Kuşak Bir Yol (1K1Y) projesi, sadece ekonomik değil, aynı zamanda askeri ve diplomatik sonuçlar doğuran bir güzergâh planıdır. Bu planın Orta Asya’dan başlayıp, İran üzerinden Türkiye’ye, oradan da Avrupa’ya uzanması bekleniyor. Ancak burada bir çelişki doğuyor: Projenin düzgün işlemesi için güzergâhın istikrarlı, yönetilebilir ve aynı merkeze bağlı devletlerden oluşması gerekiyor. İran ise bu istikrar zincirinin en sorunlu halkası hâline getirildi.
İran’ın bu harita içindeki varlığı, Batı açısından bir tehdit. Çünkü İran hem bağımsız politika izleyen bir ülke hem de doğrudan Batı blokuna entegre olmayı reddeden bir rejim yapısına sahip. Dolayısıyla bu yeni ipek yolunun ortasında, Batı çıkarları açısından “yönetilemeyen” bir ülke duruyor. Bu yüzden İran’ı dışlamak ya da dönüştürmek, sadece bölgesel bir taktik değil, küresel stratejinin parçası.
Bu noktada devreye İngiltere ve İsrail giriyor. İsrail, İran’ın nükleer kapasitesi üzerinden bir tehdit algısı yaratırken, İngiltere daha sofistike bir oyun kuruyor. İran’ı bölerek, rejimini dönüştürerek ya da içeriden çürüterek etkisiz hâle getirmek isteyen yeni denklem, yalnızca İsrail’in güvenliği için değil, Batı Asya’daki ipek hattının sorunsuz işlemesi için de çalışıyor. Yani mesele sadece füze atışları ya da istihbarat savaşı değil; mesele, “hangi ülke bu haritada hangi rolü üstlenecek?” sorusudur.
İşte Türkiye’nin pozisyonu burada kilit hâle geliyor. Türkiye, bu yeni stratejik düzlemde İran’la kapışan ülke konumuna mı geçecek, yoksa kendi haritasını korumaya çalışan bir tampon ülke olarak mı kalacak? Son yıllarda artan “Yeni Selçuklu”, “Türkiye Yüzyılı” gibi kavramlar, aslında sadece iç politikaya dönük sloganlar değil. Bu kavramlar, Türkiye’nin İran’dan boşalan alanı doldurması yönünde bir işaret fişeği gibi çalışıyor.
Burada dikkat çeken bir başka gelişme ise Türkiye’nin giderek artan dinselleşme eğilimi. İran’a karşı konumlanma süreci, yalnızca dış politika düzeyinde değil, iç politik düzlemde de bir hazırlığı zorunlu kılıyor. Toplumun bu tür bir dış çatışmaya hazır hâle gelmesi için klasik anlamda bir ulusal mobilizasyon değil, daha çok dini temalar üzerinden kurulan bir seferberlik söylemi öne çıkıyor. Son yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın güç kazanması, hutbelerde artan “küresel tehdit”, “medeniyet mücadelesi” gibi temalar, toplumu yalnızca maneviyat üzerinden değil, siyasal aidiyet üzerinden de yönlendirme çabası olarak okunabilir. Bu söylem, iç siyasette yeni bir birlik zemini üretmekle kalmıyor; aynı zamanda dış politikada alınacak riskli kararların meşruiyet zeminini de genişletiyor. Seküler yapının aşındırılması, dini kavramların daha sık kullanılması ve toplumsal reflekslerin inanç temelli yönlendirilmesi; sadece ideolojik bir tercihin değil, jeopolitik bir hamlenin altyapısını oluşturuyor olabilir. Bu durumda ortaya çıkan tablo şudur: Türkiye, İran’a karşı pozisyon alırken yalnızca sınır dışı değil, zihin içi bir cephe de inşa etmektedir.
Türkiye’nin iç dönüşüm süreci yalnızca toplumsal değil, kurumsal olarak da belirginleşiyor. Bu dönüşümün en sembolik ve etkili aktörlerinden biri Diyanet İşleri Başkanlığı. Cumhuriyetin uzun yıllar boyunca sınırlı görev alanına sahip bu kurumu, son on yılda yalnızca din hizmetleri değil, dış politika, eğitim, aile yapısı ve hatta güvenlik politikalarına dair görüş bildirir hâle geldi. Bu genişleme sadece idari bir güçlenme değil; aynı zamanda toplumsal dokuyu yeni bir ideolojik hatta yönlendirme aracıdır. Diyanet’in özellikle dış tehdit, ümmet bilinci, medeniyet çatışması gibi kavramları hutbe diliyle dolaşıma sokması, halkı hem içeride hem dışarıda şekillenen bir cepheleşmeye hazırlamakta kullanılmaktadır.
Ancak dikkat çekici olan, bu dönüşümün İran’a benzer ama İran’dan farklı bir hedefle yürütülmesidir. İran’da din devleti anlayışı iç tehditlere karşı direnişi ideolojik bir zırhla sağlamlaştırmak için inşa edildi. Türkiye’de ise dinî söylem, giderek İran’la karşıtlaşmayı meşrulaştıran bir millî motivasyon aracına dönüşmektedir. Yani Diyanet’in güç kazanması bir “İranlaşma” süreci gibi görünse de, bu benzeşme biçimsel düzeyde kalmakta; esasen İran karşıtı bir konumlanmanın toplumsal rızasını üretmektedir. Bu durumda Türkiye, İran’a benzeyerek İran’a karşı konumlanmak gibi paradoksal bir pozisyona sürüklenmektedir. Dolayısıyla mesele sadece dine yönelmek değil, din üzerinden siyasi pozisyon ve dış politik yön inşa etmektir.
İran da bu tabloyu okuyor. O yüzden doğrudan Türkiye ile sıcak bir çatışmaya girmiyor. Ama sınırdaki mayınların temizlenmesi gibi sembolik adımları not ediyor. Suriye’de Esad’ın yanında konumlanarak Türkiye’nin “kardeş devlet” fikrine karşı pozisyon alıyor. PJAK’ın aktif tutulması, Azeri meselesinin kaşınması ve diğer içerideki başlıklarda Türkiye’yi sınıra çekebilecek etkenler, İran’ın bu cepheleşmeye karşı geliştirdiği dolaylı savunma hatları olarak okunabilir.
Bugün İran sınırında AB fonlarıyla yürütülen mayın temizleme faaliyetleri, ilk bakışta teknik bir güvenlik çalışması gibi sunuluyor. Kullanılan dil de tanıdık: “İnsani nedenlerle”, “sivillerin güvenliği”, “tarıma kazandırılacak araziler”… Ancak bu ifadeler yalnızca teknik değil, ideolojik de birer araç. Zira benzer bir süreç 2008-2010 yılları arasında Türkiye-Suriye sınırında da yaşanmıştı. O dönemde de aynı söylemler eşliğinde sınırdaki askeri alanlar sivilleştirilmiş, hatta bu bölgelerin İsrail menşeli firmalara kiralanması tartışmaları kamuoyuna yansımıştı. Merhum Akif Emre o süreçte, bu mayın temizleme operasyonlarının yalnızca bir “arazi düzenleme” faaliyeti olmadığını, aslında devletin refleks hafızasının söküldüğünü yazmıştı. Emre’ye göre bu mayınlar sadece patlayıcı değil, sınırın hafızasını ve caydırıcılığını temsil ediyordu. Bugün benzer bir söylemin İran sınırında devreye sokulmuş olması, bölgede Türkiye’nin İran’a karşı açılacak olası bir hattın fiziki altyapısının hazırlandığını düşündürüyor. Bu sadece “tehlikesizleştirme” değil, bir tür zihinsel ve jeopolitik yumuşatma operasyonudur. Ve bu operasyonun en sessiz ama en etkili adımı, mayın temizleme adı altında yürütülüyor olabilir.
Kısacası İran, yalnızca kendi rejimini korumaya çalışmıyor. Aynı zamanda bölgedeki yeni harita çizimini engellemeye çalışıyor. Ama buna gücü yetecek mi, bu belirsiz. Çünkü karşısında yalnızca Amerika ya da İsrail değil, İngiltere’nin tasarımını yaptığı, Türkiye’nin içinde yavaş yavaş hazırlandığı, Körfez ülkelerinin finanse ettiği, çok daha geniş bir koalisyon var.
İran sınırı yalnızca bir jeopolitik eşik değil, aynı zamanda yoğun bir nüfus hareketinin geçiş noktası hâline gelmiş durumda. Son yıllarda özellikle Afganistan üzerinden gelen göçün büyük bölümü İran’dan geçerek Türkiye’ye yöneliyor. Bu göç, çoğu zaman “düzensiz” ya da “kontrolsüz” olarak tanımlansa da gerçekte oldukça düzenli bir yönlendirme izlenimi veriyor. İran’ın bu hattaki geçişleri durdurmak yerine kolaylaştırması, Türkiye sınırında demografik baskı yaratmak gibi dolaylı bir stratejinin parçası olabilir. Üstelik bu akış sadece insani değil, siyasal ve güvenlik boyutlarıyla da karmaşık. Türkiye’nin doğu sınırı boyunca inşa edilen duvarlar, radar sistemleri ve tampon bölgeler bir yandan fiziksel engel olarak görülse de, göçün içeride yarattığı siyasal ve toplumsal etkiler sınırı çoktan aşmış durumda. Artan nüfus baskısı, iş gücü piyasası üzerindeki etkiler, etnik dengelerin değişimi ve güvenlik riskleri, bu göçün salt insani bir mesele olmadığını açıkça gösteriyor. Daha da önemlisi, bu göç akışı Türkiye’yi İran’la fiilen aynı denklem içine sokuyor. Sınır ötesinden gelen baskı, Türkiye’nin iç politikasını da dönüştürüyor ve dış politikada manevra alanını daraltıyor. Böylece, yalnızca fiziksel olarak değil, siyasal olarak da sıkışmış bir Türkiye profili ortaya çıkıyor. Bu da İran’la aynı sahada ama farklı hedeflerle bulunan bir ülkenin, giderek aynı sonuçlara maruz kalmasına neden olabilir.
Göç meselesi sadece mevcut sosyal dokuyu değil, Türkiye’nin kurucu ilkelerini de dolaylı biçimde etkileyen bir araca dönüşüyor. Son yıllarda yeniden gündeme gelen “yeni anayasa” tartışmaları, yalnızca bir hukuk reformu değil, aynı zamanda toplumsal yapının yeniden tanımlanmasıyla ilgili. Vatandaşlık tanımının etnik ve kültürel temelden koparılarak daha belirsiz, daha geçirgen bir formata kavuşturulması; göçle gelen nüfusun kalıcılığını meşrulaştıran bir zemin oluşturuyor. Bu noktada mesele sadece kimlik kartındaki tanım değil, o kimliğin hangi aidiyet üzerine kurulduğudur. Eğer vatandaşlık, tarihsel-kültürel bir devamlılıktan ziyade anlık bir yasal bağ olarak yeniden tanımlanırsa, bu Türkiye’nin yüz yıl boyunca taşıdığı ulusal kimliğin çözülmesi anlamına gelir. İran gibi ideolojik bir kimliğe yaslanan devlet yapısının çözülüşüyle paralel biçimde, Türkiye’nin de tarihsel-millî kimliğini bilinçli olarak flu hâle getiren bir sürece girdiği söylenebilir. Bu nedenle göç, sadece nüfus hareketi değil; vatandaşlığın anlamını, anayasanın ruhunu ve ülkenin siyasal hafızasını etkileyen çok katmanlı bir dinamik olarak karşımızda duruyor.
İran’a yönelik kuşatma çoğu zaman batıdan –İsrail, ABD, İngiltere ve Körfez hattından– kurulan denklem üzerinden tartışılıyor. Ancak gözden kaçan bir başka yön, doğudan gelen daha sessiz ve sistematik bir basınçtır. Hazar Denizi’nden Hindukuş Dağları’na kadar uzanan geniş jeopolitik kuşakta, özellikle Çin’in etkisi altında şekillenen yeni yapı, İran’ı doğrudan değil ama dolaylı olarak çevreliyor. Türkmenistan, Tacikistan, Afganistan ve Pakistan hattında artan Çin yatırımları, askeri üslerin genişlemesi, demir yolu projeleri ve dijital altyapı çalışmaları, bu hattı yalnızca bir ekonomik koridora değil, aynı zamanda stratejik bir geçiş hattına dönüştürüyor. İran bu hat üzerinde tam anlamıyla kontrol sahibi değil ve bu durum, onun doğudan da sıkıştırılmasına yol açıyor.
Öte yandan Türkiye’nin Türk Devletleri Teşkilatı üzerinden Orta Asya ile yeniden kurduğu ilişkiler de, İran için doğuda hissedilen başka bir baskı unsuru. Özellikle Azerbaycan üzerinden inşa edilen Zengezur Koridoru projesi, yalnızca Kafkaslar’ın değil, İran’ın da doğrudan etki alanının daraltılması anlamına geliyor. İran’ın Nahçıvan’la bağlantısı zayıflarken, Türkiye’nin Orta Asya ile kesintisiz kara hattı kurması; İran’ı hem kuzeyden hem doğudan çevreleyen bir yeni durum oluşturuyor. Bu kuşatmayı sadece diplomatik ya da ekonomik değil, tarihsel-ideolojik bir yalıtılmışlık olarak da okumak mümkün. İran, kendisini çevreleyen tüm güç hatlarında yalnızlaşmakta ve bu yalnızlık, onu daha agresif ama aynı zamanda daha savunmacı bir pozisyona itmektedir.
Bu doğu yönlü sıkışma, İran’a Batı’dan yönelen klasik tehditlerle birlikte okunduğunda, coğrafyanın dört bir yanında daralan bir manevra alanı ortaya çıkarıyor. Çin’in gölgesinde büyüyen koridorlar, Türk dünyasıyla canlanan ortaklık projeleri ve Rusya’nın değişken pozisyonu, İran’ı ne Batı’nın açık düşmanı ne de Doğu’nun güvenilir müttefiki hâline getiriyor. Böylece İran, her cephede kuşatılmış ama hiçbir cephede tam olarak aidiyet kuramamış bir ülkeye dönüşüyor. Bu yalnızlık, onu ya içine kapanmaya ya da kontrolsüz hamlelerle etki alanı oluşturmaya itebilir. Her iki durumda da bölgede istikrarsızlık riskini artırmaktadır.
Bu nedenle “İran’la savaş çıkacak mı?” sorusu tek başına anlamlı değil. Asıl soru şu: “İran bu yeni stratejik hatta yer alacak mı, yoksa haritanın dışına mı itilecek?” Ve daha önemlisi, Türkiye bu haritada kendi yerini gerçekten kendisi mi seçecek?
- Bölüm: İran’ın Rejimi – Devrimci Hafızası ve Rejenerasyon Kapasitesi
İran’ı sadece bir “rejim” üzerinden anlamaya çalışmak çoğu zaman yetersiz kalır. 1979 İslam Devrimi’yle kurulan bugünkü sistem, basit bir iktidar yapısından ibaret değil. Bu rejim aynı zamanda bir hafıza biçimidir. Hem tarihsel kırılmalara karşı geliştirilmiş bir savunma refleksi, hem de bu refleksi besleyen bir ideolojik süreklilik vardır. Bugün İran’ın içeriden ve dışarıdan kuşatıldığı bu dönemde sormamız gereken soru şu: Bu yapı çöküyor mu, yoksa yeniden mi şekilleniyor?
İran rejiminin belki de en dikkat çekici özelliği, krizlerle büyümüş olmasıdır. Devrimin hemen ardından gelen Irak savaşı, ABD yaptırımları, nükleer krizler, toplumsal ayaklanmalar ve ekonomik ambargolar… Bunların hiçbiri bu sistemi deviremedi. Aksine, her kriz İran rejimini yeniden üretmek için bir fırsata dönüştü. İran bu anlamda, kriz anlarını yalnızca atlatan değil, onları kendi ideolojik gövdesini beslemek için kullanan bir devlet pratiğine sahiptir.
Ancak son yıllarda bu kapasite zayıflıyor gibi görünüyor. Özellikle genç kuşaklarla rejim arasında büyük bir mesafe oluşmuş durumda. 1979 devrimini yaşamamış, savaş yıllarını görmemiş, Humeyni’nin karizmasına tanıklık etmemiş bir nesil, bugün rejimin mesajlarına yabancı. Bu nesil için rejim, bir hafıza değil; bir zorunluluk. Ve bu da İran iç siyasetinde yeni bir kırılma üretiyor. Daha önce halkı bir arada tutan “devrimci söylem,” artık birleştirici değil, bölücü etki yapıyor.
İran’ın iç kırılganlıkları sadece dış müdahalelerle tetiklenmiyor. Rejimin kendi tarihsel kurgusu da bu çatlakların büyümesine zemin hazırlıyor. 1979 Devrimi sonrasında inşa edilen sistem, Şii ideolojisi etrafında bir merkezileşme sağladı. Bu yapı, uzun süre hem mezhebi birlik hem de ideolojik bağlılık üzerinden bir sadakat düzeni oluşturdu. Ancak bu düzen, etnik çeşitliliği bastırmak pahasına kuruldu. Bugün gelinen noktada, rejim Şiiliği toplumsal birleştirici unsur olarak taşıyamıyor; çünkü özellikle genç kuşaklarda dinî motivasyonla rejime bağlılık neredeyse kalmamış durumda. Azeri Türkleri, daha önce rejimin belkemiğini oluşturan sadık topluluklardan biri iken, bugün özellikle Tebriz hattında rejim karşıtı hareketlerde en görünür gruplardan biri hâline geliyor. Bu, yalnızca dış müdahale ile açıklanamayacak bir kopuşun işareti. Aynı durum, Sünni azınlıklar ve Beluç topluluklar için de geçerli. İran rejimi artık mezhebi dayanışma üzerinden kurduğu bağları sürdüremiyor. Bu da gösteriyor ki mesele yalnızca etnik ya da mezhebi gerilim değil; rejimin dayandığı temel zeminin giderek aşındığı, ideolojik merkezinin çözülmeye başladığı bir döneme girilmiş durumda. Bugün İran rejimi, halkına ortak bir gelecek değil, sadece geçmişin gölgesini sunabiliyor. Ve bu da direnç üretmekten çok, kopuşları hızlandırıyor.
Yine de bu rejimin hâlâ büyük bir manipülasyon ve mobilizasyon kabiliyeti var. Özellikle dış tehdit algısının yükseldiği anlarda, İran rejimi içerideki hizipleri bile kısa süreliğine de olsa hizaya sokabiliyor. İsrail’le yaşanan gerilimler ya da Amerika’nın tehditkâr açıklamaları, İran’da rejimin yeniden sahneye çıkması için kullanılıyor. Rejim, tehdit algısını güçlendirdikçe kendisine yönelen eleştirileri “hainlik,” “dış destekli hareket” gibi etiketlerle bastırabiliyor.
Ancak burada önemli bir ayrım var. Eskiden İran rejimi, toplumu doğrudan ikna edebiliyordu. Bugün ise ikna yerine zorlama, propaganda yerine baskı öne çıkıyor. Bu da rejimin kitlesel desteğini değil, idari kontrolünü güçlendirdiğini gösteriyor. Sistemi ayakta tutan şey halkın rızası değil, devletin içindeki denge oyunları. Yargı, istihbarat ve ordu arasında kurulan ittifaklar, mollaların ideolojik dokusu ile teknokratların ekonomik planları arasındaki denge, sistemin devamlılığı için kilit hâle gelmiş durumda.
Bu noktada dış saldırıların yarattığı etki, rejimin iç bütünlüğü açısından kritik bir işlev görüyor. İran’da her dış müdahale, sadece fiziki bir tehdit olarak değil, aynı zamanda içerideki siyasi atmosferi yeniden şekillendiren bir meşruiyet aracına dönüşüyor. Özellikle rejim tartışmalarının yükseldiği dönemlerde yaşanan herhangi bir dış saldırı ya da tehdit, halk nezdinde “birliğe çağrı” etkisi yaratıyor. Bu da rejimin, ideolojik değilse bile millî refleksler üzerinden kendini yeniden konumlandırmasını sağlıyor. Televizyonlardan yapılan açıklamalar, saldırıya karşı verilen yanıtlar, bu tür dönemlerde halkın dikkatini iç problemlerden uzaklaştırıp dış tehdide yönlendiriyor. Rejim, bu şekilde askeri olarak zayıf düşse bile, içeride siyasal ve psikolojik üstünlüğü yeniden kazanabiliyor. Dış tehdit, böylece yalnızca rejimin bekâ söylemini güçlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda içerideki hizipler arası gerilimi de kısa süreliğine bastıran birleştirici bir araca dönüşüyor.
Ama yine de şu gerçeği göz ardı etmemek gerekiyor: Bugünkü İran rejimi, 1980’lerin ya da 1990’ların rejimi değil. İçinde hizipler var, klikler var, Batı ile uzlaşmak isteyenler var, devrimin rotasını “revize” etmek isteyenler var. Bazı yorumcuların “reformist” dediği bu kanat, aslında rejimin yumuşak karnı. Batı’nın rejim değişikliği değil ama “rejim içinden değişim” politikası da işte bu karnı hedefliyor. Eğer bu hizipler daha fazla güçlenirse, İran içeriden dönüşebilir. Ama bu dönüşüm sistemin çözüldüğü anlamına gelmez. Aksine, sistemin başka bir kılığa büründüğünü gösterir.
İran’ı hafife alan yorumlar, genellikle onu bugünün ölçüleriyle değerlendirme hatasına düşer. Oysa İran, zamanla yarışan değil, zamanı büken bir devlet aklına sahiptir. Ancak bu akıl da sınırsız değil. Hem içeride hem dışarıda kuşatılmış bir İran rejimi, ya yeni bir formül bulacak ya da artık kendi hikâyesini yeniden yazamayacak kadar yorgun düşecek. Hangisi olacağını ise önümüzdeki birkaç yıl belirleyecek.
- Bölüm: ABD-İsrail-İngiltere Üçgeninde Dönüşen Dengeler ve İran Stratejisi: 2025 Çatışma Ekseninde Kritik Analiz
Ortadoğu’nun jeopolitik haritası, sınırlardan çok dönüşen ittifaklar ve kontrol edilebilir kaos stratejileri üzerine yeniden çiziliyor. ABD-İsrail-İngiltere üçgeni, İran’ı hedef alan yeni bir denge mimarisini inşa ederken, Türkiye dahil tüm bölge aktörleri bu dönüşümün parçası haline geliyor. ABD, dolaylı savaştan direkt tehdide radikal bir dönüş yaşıyor: Trump’ın ikinci dönemi (15 Ocak 2025), “Maksimum Baskı 2.0” ile yeni bir evreyi başlattı ve Haziran 2025’te ise askeri müdahale tehdidi somutlaştı: Tahran’daki yabancı misyonlara tahliye çağrısı ve “iki haftalık ültimatom” açıklaması, Biden döneminin geri planda kalma stratejisini tamamen ortadan kaldırdı. Akdeniz’e konuşlandırılan F-35’ler ve KC-46 tanker uçakları, İsrail’e kesintisiz hava desteği sağlarken; Diego Garcia’daki B-2 bombardıman uçakları, 13.6 tonluk “dağ delici” MOP bombalarıyla Fordo nükleer tesisini vurmaya hazır bekliyor. ABD’nin nihai hedefi, İran’ı “yönetilebilir kaos alanı”na hapsetmek.
İsrail, İran tehdidini meşruiyet ve ittifak aracına dönüştürmede ustalaşıyor: Bu tehdit, İbrahim Anlaşmaları’nın katalizörü olarak BAE ve Bahreyn ile normalleşmeyi sağlamıştı. 2025’te ise Suudi Arabistan’la gizli pazarlıkların temelini oluşturuyor. 13 Haziran’daki “Yükselen Aslan Operasyonu” (200 uçak, 100 hedef), Natanz nükleer tesislerini ve üst düzey komutanları vurarak İran’ın sembolik misillemesini (Beerşeba’daki füze isabeti) bilinçli şekilde provoke etti. Bu hamle, İsrail’e uluslararası arenada “meşru savunma” söylemi kazandırırken, ABD’yi doğrudan çatışmaya çekme fırsatı yarattı. Ancak İsrail’in operasyonel kabiliyeti, ABD istihbaratı ve KC-46 tanker desteği olmadan ciddi şekilde sınırlı kalıyor.
İngiltere, Sykes-Picot zihniyetini kavramsal bir dönüşümle sürdürüyor: Londra, Cenevre’de İran’la kritik müzakereleri (AB, Fransa ve Almanya ile koordineli) yürüterek diplomatik çözüm illüzyonu yaratırken, Kıbrıs’taki Akrotiri hava üssü ve Diego Garcia’daki B-2 üssü ile askeri desteğini perde arkasında sürdürüyor. Asıl stratejisi ise zihinsel harita dönüşümüne odaklanıyor: PJAK militanları ve Azeri kimliği üzerinden etnik gerilimleri kaşıyarak İran’ı içeriden parçalama planı, ülke çapında yaşanan “tarihin en kötü internet kesintileri” ve sivil dirençle karşılaşıyor. Tıpkı Sykes-Picot anlaşmasında olduğu gibi, İngiltere bugün de sınırları değil siyasal paradigmaları dönüştürerek bölgede kalıcı etki hedefliyor.
Körfez ülkeleri, askeri omurgalarını ABD-İsrail ekseninde yeniden inşa ediyor: Suudi Arabistan, Trump’ın 110 milyar dolarlık silah anlaşmasını yeniden gündeme getirirken; ABD nükleer denizaltılarının Kızıldeniz üslerine konuşlanma ihtimali ve İran füze tehdidine karşı ortak hava savunma ağı tartışılıyor. BAE ise İsrail teknolojisi (Iron Dome) ve ABD istihbaratıyla donatılarak Yemen’de vekâlet savaşını yönetiyor. Umman sınırındaki elektronik istihbarat üsleri, Hürmüz Boğazı’ndaki İran faaliyetlerini 24/7 izliyor.
Türkiye için kritik soru, kuşatmanın parçası mı yoksa denge unsuru mu olacağı: İsrail ve Körfez ile diplomatik yakınlaşma, Ankara’yı İran kuşatmasının dolaylı aktörü haline getiriyor. Ancak bu pozisyon üçlü bir riski beraberinde getiriyor: Güvenlik katmanında, İran sınırında PKK hareketliliğinin artışı Bayraktar TB3’lerin Doğu Anadolu’ya acil kaydırılmasını gerektiriyor. Enerji katmanında, İran-Türkiye doğalgaz hattının kesintiye uğraması Azerbaycan-Irak Kürdistanı alternatif hatlarına yönelimi zorunlu kılıyor. Diplomasi katmanında ise Batı ile ilişkilerdeki gerilim, Rusya-Çin-Batı arasında köprü işlevi gören tarafsız bir stratejiyi hayati hale getiriyor.
Çin ve Rusya, gölgedeki destek ve fırsatçı pozisyonlarıyla sahne alıyor: Çin, Kuşak-Yol Projesi’nin kavşağındaki İran’a askeri olmayan istihbarat desteği sağlayarak ABD’nin dikkatini Ortadoğu’da tutmayı hedefliyor. Rusya ise Ukrayna’daki Batı baskısını hafifletmek için İran’a siyasi destek verirken, İsrail’le doğrudan çatışmaya girmekten özenle kaçınıyor.
Sonuçta, kontrollü kaos çağında Türkiye’nin varoluş stratejisi üç sacayağına dayanıyor: Yeni jeopolitik denklem, “özerk devletler” (İran) ile “kontrol edilebilir rejimler” arasındaki mücadeleye evrilirken, İran’ın kuşatılması projesi tüm bölgeyi sarıyor. Türkiye için sürdürülebilir çıkış yolu; enerjide Azerbaycan gazı ve Irak petrolleriyle Batı-Asya koridorunun vazgeçilmez merkezi olmak, savunmada Hisar-O+ ve Bayraktar TB3’lerin seri üretimiyle tam bağımsızlık, diplomaside ise Batı-Rusya-Çin arasında köprü işlevi görerek taraf olmaktan kaçınmaktan geçiyor. Trump’ın iki haftalık ültimatomu ve İngiltere’nin Cenevre diplomasisi İran’ın kaderini belirlerken, Türkiye’nin PKK hareketliliği ve S-400/F-35 krizi gibi içsel zayıflıkları çözmesi, “dengeleyici güç” olabilmesinin ön koşulu. 2025, yalnızca İran’ın değil, Türkiye’nin de jeopolitik kimliğinin yeniden yazıldığı kritik eşik olacak.
- Bölüm: Türkiye’nin Tercihi – Yeni Haritada Oyuncu mu, Alan mı?
Her devletin bir dış politikası vardır, ama her dış politika bir yön tercihiyle değil, bir pozisyon kabullenişiyle şekillenir. Türkiye bugün böyle bir eşiğin tam ortasında duruyor: Haritayı çizenlerden biri mi olacak, yoksa çizilen haritada kendisine ayrılan alanı mı dolduracak?
İran merkezli yeni kuşatma hattı şekillenirken, Türkiye bu denklemin pasif bir gözlemcisi değil. Ancak oyuncu mu, yoksa sahaya çekilen bir pozisyonel figür mü olduğu hâlâ tartışmalı. Son yıllarda atılan adımlar, bu soruya açık bir yanıt vermeyi güçleştiriyor. Bir yanda Körfez ülkeleriyle yakınlaşma, İsrail’le normalleşme ve Batı ekseninde uyumlu söylemler… Diğer yanda zaman zaman yükselen anti-emperyalist retorik, savunma sanayii üzerinden inşa edilmeye çalışılan yerli-millî duruş ve çok kutuplu dünya söylemine yapılan göndermeler.
Ancak mesele, söylemlerden ziyade sonuçlar üzerinden şekilleniyor. Bugün Türkiye, İran karşıtı eksende fiilen yer almaktadır. PKK’nın silah bırakması, YPG’nin Suriye hükümetiyle entegrasyonu gibi gelişmelerle birlikte PJAK’ın İran’da yalnız bırakılması; Türkiye’nin bu denklemdeki konumunu dolaylı olarak netleştirmektedir. Aynı şekilde, Zengezur Koridoru’nun Azerbaycan eliyle açılması, İran’ın kuzeybatı kuşatmasına Türkiye’nin jeostratejik bir katkı sunduğunu göstermektedir. Ankara bu adımları belki doğrudan İran’a karşı planlamamış olabilir; fakat sonuçlar böyle okunmaktadır.
Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Türkiye gerçekten kendi çıkarlarını mı koruyor, yoksa küresel oyunun bölgesel aparatına mı dönüşüyor? Sorunun yanıtı, yalnızca dış politikada değil, iç siyasette de aranmalıdır. Yeni anayasa söylemi, vatandaşlık tanımı, laikliğin aşındırılması, dinî temsillerin merkezîleşmesi… Bunların hepsi, Türkiye’nin yalnızca coğrafi değil, zihinsel ekseninin de değiştiğini göstermektedir. Ve bu eksen kayması, Türkiye’yi İran’la benzeşen ama aynı zamanda İran’a karşı konumlanan ikili bir düzleme yerleştirmektedir. Bu, bir çelişki değil; bu, bölgeye özgü bir stratejik ikilem.
Bugün Türkiye, NATO üyesi bir ülke olarak Batı güvenlik şemsiyesinin içindedir; ama aynı zamanda Şanghay İşbirliği Örgütü’ne göz kırpan, BRICS’e ilgi duyan bir bölgesel oyuncu gibi davranmaktadır. Bu çok eksenli görüntü, dışarıda “dengeci”, içeride ise “kararsız” bir ülke profili çizmektedir. Fakat bölgede hiçbir denge sürekli değildir. Dengeyi belirleyen şey, nihayetinde hangi kriz anında nerede durulacağıdır.
İran’la olası bir gerilim hattı tam da bu krizi üretecek türdendir. Eğer Türkiye, bu gerilimin açık tarafı olursa, orta ve uzun vadede İran sonrası bölgede üstlenmesi beklenen rolü de peşinen kabul etmiş olacaktır. Ancak bu rol, her zaman bir güç artışı anlamına gelmez. Zira bir boşluğa yerleşmek, orayı inşa etmek kadar oraya göre tanımlanmak riskini de içerir.
Türkiye bugün bir yol ayrımındadır. Ya haritada yer açan bir ülke olacak, ya kendisine ayrılan yeri dolduran bir aktör… Bu fark, yalnızca bir dış politika tercihi değil; 21. yüzyıldaki siyasal kimliğimizin, toplumsal yapımızın ve kurucu değerlerimizin de nasıl şekilleneceğini belirleyecek bir eşiktir.
- Bölüm: Anon Sünnilik: Yeni Rıza Mekanizmasının Kültürel Kodları
Modern devletlerin dış politikası artık sadece sınır hattında değil, zihin hattında şekilleniyor. Türkiye’de son yıllarda gözlemlenen medya pratikleri, mezhebi kimliğin siyasal ve toplumsal rızayı yeniden üretme aracı olarak işlevselleştirildiğini gösteriyor. Bu süreçte karşımıza çıkan en dikkat çekici olgu ise, belirgin bir teolojik arka plana sahip olmamasına rağmen hızla yayılan, anonim ve kitlesel bir dini söylemin yükselişi: Anon Sünnilik.
Anon Sünnilik; kurumsal değil, popülerdir. Teolojik derinlikten çok duygusal mobilizasyonla çalışır. Geleneksel Sünniliğin içerdiği itikadi çeşitliliği ve fıkhi zenginliği değil; sadeleştirilmiş, sloganlaştırılmış, siyasal olarak yönlendirilmiş bir inanç kurgusunu merkeze alır. Bu söylem, özellikle televizyon ekranlarında, sosyal medyada, YouTube vaizlerinde ve Ramazan programlarında kendini gösterir. Mezhep değilmiş gibi konuşur ama hep bir mezhebi imâ eder. Dini birliğin diliyle konuşur ama toplumsal ayrışmayı pekiştirir.
İşte bu dil, son dönemde İran karşıtlığının meşrulaştırılmasında önemli bir araç hâline geldi. İran artık medyada sadece bir devlet ya da rejim değil; “Şiilik” ile özdeşleştirilen bir “öteki mezhep ülkesi” olarak sunuluyor. Popüler dizilerdeki karakter tercihinden Cuma hutbelerindeki örtülü göndermelere, sosyal medya kampanyalarından sokak söylemine kadar her yerde “mezhep nötr” gibi görünen ama aslında Sünni kimliği merkezleştiren bir rıza üretim mekanizması devreye girmiş durumda.
Buradaki temel strateji şudur: İran’a karşı sadece devlet olarak değil, toplum olarak da hazırlıklı olunması gerekiyor. Bunun için dini duygular harekete geçiriliyor. Bu, doğrudan bir mezhep çatışması çağrısı değil, ama “biz” algısının mezhebi kodlarla yeniden tanımlanmasıdır. Toplumun geniş kesimleri bu algıya gönüllü biçimde eklemlendikçe, dış politikada alınacak sert kararların içerideki toplumsal maliyeti minimize ediliyor.
Gazze ve Suriye süreçlerinde de benzer bir mekanizma çalışmıştı. Esad ve Hamas, popüler retorikte ya “gayrimeşru yönetim” ya da “gereksiz direniş” olarak kodlanmış, kamuoyunun duygusal refleksleri bu doğrultuda yönlendirilmişti. Bugün İran için de benzer bir süreç işliyor. Sünni kimliği sahiplenmenin İran karşıtlığına dönüşmesi, bireysel dindarlığın dış politik bir pozisyona evrilmesi gibi sonuçlar doğuruyor. Böylece bir devletin dış politikasına, toplumun iç dini yönelimi üzerinden rıza üretilmiş oluyor.
Ancak bu noktada çok kritik bir sınır beliriyor: İran’ı sevmek ya da sevmemek meselesi değil bu. Mesele, İran’a dair tutumun neye hizmet ettiğidir. Bir düşmanlık üretmenin neye ve kime yarayacağıdır. Ve asıl tehlike de burada başlıyor: Eğer bu söylem kontrolsüzce büyürse, Türkiye yalnızca İran’a değil, kendi iç çokluğuna da yabancılaşır. Ve sonunda, kendi içinde başka bir İran üretmiş olur.
Bu nedenle İran’a yönelik bakışımız ne salt bir dostluk beklentisine dayanmalı ne de kör bir düşmanlık duygusuna. Çünkü İran, ne bizimle tam anlamıyla müttefik ne de tamamen yabancı. Onunla rekabet hâlindeyiz, ama aynı jeopolitik sahadayız. İran’ın zayıflatılması yalnızca Tahran’daki rejimi etkilemez; benzer kırılganlıklara sahip Türkiye’yi de derinden sarsabilir. Bu yüzden İran’ın çöküşü, Türkiye için bir avantaj değil, bir uyarıdır. İran’a karşı geliştirilecek her politik refleks, sadece bugünü değil, yarının Türkiye’sini de hesaba katmalıdır.
İran’ı anlamak, onunla aynılaşmamak içindir. Onun çöküşünü izlemek, kendi zeminimizi tahkim etmeden bir güven hissi doğurmamalıdır. Strateji, duygunun ötesine geçmeyi gerektirir. Bugünün stratejik aklı, İran’a mesafeyi düşmanlıkla değil, farkındalıkla kurmayı zorunlu kılıyor. Türkiye’nin İran olmaması için, İran’ın uluslaşarak bir Türkiye’ye dönüşmesini temenni etmeli ve bu yönde akılcı, barışçıl, yapıcı bir zemin inşa etmeliyiz.
Sonuç: Yeni Bir Dönemin Eşiğinde – İran Dosyası Kapanıyor mu Açılıyor mu?
Ortadoğu’da her büyük müdahale, bir sonrakinin öncüsüdür. Suriye’deki iç savaş, Esad’ın devrilmesiyle bitmedi; bir dizi vekil savaşla derinleşti. Gazze’deki saldırılar, askeri hedefleri aşarak demografik ve siyasal haritayı dönüştürme girişimine evrildi. Şimdi aynı müdahale enerjisinin İran’a yöneldiği görülüyor. Ama bu kez hedef daha büyük, yöntem daha sofistike, sonuçları ise daha yaygın olacak gibi görünüyor. Çünkü İran, yalnızca bir rejim değil; bir hafıza, bir gelenek ve bir coğrafi denge unsurudur. Onun sarsılması, sadece sınırları değil, dengeleri de oynatır.
Son aylardaki gelişmelere bakıldığında, İran içindeki etnik ve mezhebi fay hatlarının hareketlendiği, rejim içi hiziplerin daha görünür hâle geldiği, ekonomik krizin derinleştiği ve buna eş zamanlı biçimde dış baskının arttığı görülüyor. PJAK’ın eylem dili, Tebriz’deki ajitasyonlar, Sistan-Beluçistan’daki çatışmalar… Bütün bunlar İran’ın hem içeriden hem dışarıdan kuşatıldığını gösteriyor. Ama burada sormamız gereken soru şudur: Bu, İran’ın çöküşüne mi işaret ediyor, yoksa yeni bir forma evrileceği bir yeniden yapılanma sürecine mi?
Bu sorunun yanıtı, İran’ın kriz anlarında geliştirdiği rejenerasyon kapasitesine bağlı. Tarih boyunca krizleri kendi lehine çevirme becerisiyle ayakta kalan İran rejimi, bugünse halk desteğini kaybetmiş, genç kuşakla bağı kopmuş, ideolojik olarak çözülme yaşayan bir yapıya dönüşmüş durumda. Bu da onu her zamankinden daha savunmasız ama aynı zamanda yeniden şekillenmeye açık bir hâle getiriyor.
Burada kritik nokta şudur: İran’ın bu hâli, kendiliğinden oluşmuş bir sonuç değil. Bu, bilinçli olarak inşa edilen bir destabilizasyon projesinin parçasıdır. Kararsız, içe dönük, zayıf ama çökmeden varlığını sürdüren bir İran, bölgede en kolay yönetilebilecek tehdittir. Böyle bir İran, yeni harita çizimlerine karşı koyamaz, kendi hinterlandını koruyamaz, yalnızca izler. Bu yüzden destabilizasyon, sonuç değil, bizzat amaçtır.
Bu süreçte Türkiye’nin pozisyonu hayati bir eşik oluşturuyor. Türkiye, İran’a karşı oluşturulan çemberin dışında mı kalacak, yoksa içine mi çekilecek? Dışında kalmak istiyorsa serinkanlı bir diplomasi, içeride ise sağlam bir siyasal birlik üretmek zorunda. Ancak iç dönüşüm pratikleri gösteriyor ki Türkiye, İran’dan uzaklaşırken, başka bir türden ideolojik yakınlaşma içinde. Diyanet’in merkezileşmesi, dini temsillerin siyasal alanla iç içe geçmesi, medya söylemlerinde yükselen Sünni vurgular… Tüm bunlar, Türkiye’de İran’a karşı mezhebi temelli bir rıza üretiminin de inşa edildiğini gösteriyor.
Bu noktada Anon Sünnilik olarak adlandırılabilecek yeni bir toplumsal eğilim dikkat çekiyor. Kurumsal değil, popüler; teolojik değil, duygusal bir inanç biçimi olarak öne çıkan bu anonim mezhep dili, İran karşıtlığını yalnızca bir dış politika refleksi değil, halk desteği inşa eden bir iç meşruiyet aracına dönüştürüyor. Böylece Türkiye, yalnızca sahada değil; zihinde de İran’a karşı cephe kuruyor. Ancak bu rıza üretimi kontrolsüz büyürse, Türkiye yalnız İran’a değil, kendi toplumsal çoğulluğuna da yabancılaşabilir.
Türkiye’nin jeopolitik konumu, küresel güç dengeleri içinde kritik bir rol oynamasını gerektiriyor. ABD, İngiltere ve İsrail’in şekillendirdiği yeni ittifak haritasında Türkiye, kendi stratejik çikarlarini gözeterek hareket etmeli. Bill Clinton’un “21. yüzyili Türkiye’nin tercihi belirleyecek” sözü, artik bir nezaket ifadesinden öte jeopolitik bir gerçeklik haline geldi. İran’a yönelik alinacak pozisyon, sadece ikili ilişkileri değil, Kafkasya’dan Basra’ya, Akdeniz’den Orta Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı etkileyecek. Bu karar, basit bir dış politika tercihinden öte, Türkiye’nin kimliğini ve geleceğini belirleyecek stratejik bir dönüm noktasıdır.
Bu noktada duygusal tepkilerden ziyade soğukkanlı bir stratejik analiz gerekiyor. İran, Türkiye’nin dostu olmayabilir, ancak jeopolitik denge açısından varlığı önemli. İran’ın istikrarsızlaşması, bölgesel güç dengelerini bozarak Türkiye’yi de olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle, Türkiye’nin uzun vadeli çıkarları, İran’la ilişkilerini yalnızca düşmanlık üzerine kurmamayı gerektiriyor. Türkiye, kendi jeopolitik vizyonunu koruyarak, bölgesel istikrarı gözeten akılcı ve bağımsız bir politika izlemeli.
Etiketler:
#iran #strateji #çatışma













Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!