Giriş: Modernitenin Kıyısında Teolojik Bir Hayalet
Batı metafiziğinin ve modern psikanalitik teorinin temel yapı taşları, büyük ölçüde Yahudi-Hıristiyan geleneğinin “Baba Tanrı” figürü etrafında şekillenmiştir. Sigmund Freud’un dinin kökenini baba katli ve suçluluk duygusu üzerine inşa eden Totem ve Tabu anlatısından, Jacques Lacan’ın “Babanın-Adı”nı (Nom-du-Père) simgesel düzenin kurucu metaforu olarak konumlandırmasına kadar, öznenin inşası, yasanın tesisi ve toplumsal bağın (social link) kurulması, Oedipal bir üçgen (Baba-Anne-Çocuk) ve bu üçgenin dayattığı simgesel kastrasyon (iğdiş edilme) üzerine kuruludur. Ancak bu teorik çerçeve, İslam’ın radikal tevhidi yapısı ve Tanrı tasavvuru ile karşılaştığında, yapısal bir uyumsuzluk, ontolojik bir kayma ve teorik bir “çöl” ile yüzleşir.
Bu araştırma, İslam’ın Tanrı’sını (Allah), Batılı özne kurulum modellerinden (nevrotik yapı) ayıran temel yapısal farkı, psikanalitik bir kategori olan “psikoz” kavramı üzerinden, ancak patolojik bir indirgeme yapmaksızın, yapısal ve topolojik bir “bütünlük” (unity) analizi olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. “Psikotik bütünlük”, simgesel bir dolayımın (Babanın-Adı) eksikliği veya reddi sonucu, öznenin Mutlak (Tanrı/Kral) ile kurduğu, bölünmemiş, mesafesiz ve totaliter ilişki biçimini ifade eder. Bu ilişki biçimi, Michel Foucault’nun İran Devrimi üzerine analizlerinde “manevi politik kolektif” olarak tanımladığı, Slavoj Žižek’in “soybilimsel çöl” (genealogical desert) olarak adlandırdığı ve Halil Hacımüftüoğlu’nun “Kral Tanrı” (King God) kavramsallaştırmasıyla somutlaştırdığı teo-politik zeminde kendini gösterir.
Elinizdeki çalışma; İslam’ın radikal Tanrı tasavvurunu ve bu tasavvurun inşa ettiği teo-politik gövdeyi, Deleuze ve Guattari’nin ‘despotik makine’ kavramı ile Lacancı ‘forclusion’ (Simgesel Yasa’nın men edilmesi) mekanizması ekseninde soruşturmaktadır. On makalelik bu yazı dizisinin ilk halkası olan bu metin, ‘Babanın-Adı’nın ve dolayımın hiçbir zaman kök salamadığı o radikal teolojik ‘çöl’ün ontolojik koordinatlarını belirlemeyi amaçlar. Soruşturmamızın ilerleyen safhalarında, bu psikotik zeminin ürettiği ‘Varlıksal Acziyet’ ve ‘Arzusuzluk’ katmanlarından geçerek; ‘Levlake’ ve ‘Şefaat’ gibi kavramların bu yapısal boşluğu nasıl yamadığını analiz edeceğiz. Dizi, bu bireysel ruhsallığın kitlesel bir ‘Ümmetin Organsız Bedeni’ne nasıl tahvil edildiğini ve ‘İslami Politik Öznenin Libidinal Ekonomisi’ni tartışarak; nihayetinde İslam’ın o ‘çıplak ve aracısız’ teklik iddiasının tarihsel süreçte neden ‘Hristiyanik’ hiyerarşilere ve oligarşik yapılara büründüğünü sorgulayan bir antropolojik finalle neticelenecektir. Bu ilk makale, okuyucuyu Mutlak Olan’ın ‘kör edici ışığı’ altında şekillenen bu sui generis öznelliği, en temelinden en karmaşık politik tezahürlerine kadar takip etmeye davet etmektedir.
- Lacancı Simgesel Düzen ve Babanın-Adı’nın Kurucu İşlevi
İslam’ın Tanrı tasavvurunun psikanalitik konumunu belirleyebilmek ve “psikotik bütünlük” iddiasını temellendirebilmek için, öncelikle Freudyen ve Lacancı teoride “Babanın-Adı”nın ne anlama geldiğini, bu işlevin nevrozun kuruluşundaki rolünü ve eksikliğinin (foreclosure) nasıl bir psişik yapı (psikoz) ortaya çıkardığını derinlemesine analiz etmek gerekmektedir. Rümeysa Seven’in Lacan Düşüncesinde Mutlak Bir Öteki Olarak Baba ve Tanrı başlıklı doktora tezi bu teorik zemini kurmak için zengin bir çerçeve sunmaktadır.
1.1. Freudyen Temel: Totem, Tabu ve Suçluluk
Freud, Totem ve Tabu eserinde, dinin ve toplumsal düzenin kökenini, “ilkel sürü”deki (primal horde) babanın oğulları tarafından öldürülmesi mitine dayandırır. Bu mitte; tüm kadınlara ve hazza (jouissance) tek başına sahip olan, yasanın ötesindeki despotik “İlk Baba”, oğulları tarafından katledilir. Ancak bu eylem, oğulları özgürleştirmek yerine, onları yoğun bir suçluluk duygusuyla baş başa bırakır. Baba öldükten sonra, oğullar babanın yasasını içselleştirir ve ensest yasağını (tabu) kendi kendilerine uygularlar. Böylece “ölü baba”, yaşayan babadan daha güçlü bir simgesel otorite haline gelir. Freud’a göre din, bu suçluluk duygusunun ve babaya duyulan ambivalan (hem nefret hem sevgi) duyguların kurumsallaşmış halidir. Tanrı, yüceltilmiş bir baba figürüdür.
Bu modelde, Tanrı inancı, psişenin oluşumunda babanın kurucu rolüyle doğrudan bağlantılıdır. Tanrı, babanın işlevinin sanrısal bir şekilde şişirilmesine dayansa da, narsistik arzuyu tatmin ettiği ve insan saldırganlığının yan etkisi olan suçluluk duygusunun arabuluculuğu işlevini gördüğü için medeniyeti mümkün kılan bir güç haline gelir Freud’un Musa ve Tektanrıcılık eserinde, Musa’nın öldürülmesi ve sonrasında Yahudi halkının yaşadığı travmatik suçluluk, bu yapının teolojik izdüşümüdür. Hristiyanlık ise, “Oğul”un (İsa) babaya kefaret olarak kurban edilmesiyle bu suçluluk döngüsünü zirveye taşır.
1.2. Lacancı Dönüşüm: Biyolojik Babadan “Babanın-Adı”na
Jacques Lacan, Freud’un bu biyolojik ve antropolojik anlatısını dilbilimsel ve yapısal bir düzleme taşır. Lacan için Oedipus kompleksi, biyolojik bir dram değil, öznenin dil ve kültür evrenine, yani “Simgesel Düzen”e (Symbolic Order) giriş sürecidir.
Bu süreçte “Baba”, biyolojik bir ebeveyn değil, bir “metafor”dur. Lacan buna “Babanın-Adı” (Nom-du-Père) der. Babanın-Adı, çocuğun anneyle (veya ilkel arzu nesnesiyle) kurduğu hayali (imaginary) ve dolayımsız ilişkiyi “kesen” üçüncü terimdir. Çocuk, annenin arzusunun (Desire of the Mother) tek nesnesi (fallus) olamayacağını, babanın (yasanın) araya girmesiyle anlar. Bu kesinti, yani “kastrasyon” (iğdiş edilme/hadım), çocuğu annenin arzusunun nesnesi olmaktan çıkarır ve onu dilin, yasanın ve kültürün evrenine fırlatır.
Rümeysa Seven’in tezinde detaylandırıldığı üzere, Lacan için Tektanrıcılık, bu simgesel düzenin keşfini temsil eder. Tanrı; bu düzende “saf bir gösteren” (pure signifier) olarak işlev görür. O, bir gerçekliği temsil etmekten ziyade, bir düzen dayatır. Bu düzen (Simgesel), özneyi “bölünmüş” (barred subject) bir varlık haline getirir: Bilinçli ego ve bilinçdışı arasında bir yarılma oluşur. İşte bu yarılma, nevrozun (neurosis) temelidir. Nevroz, Babanın-Adı’nın kabul edildiği, yasanın içselleştirildiği ve arzunun bu yasa dolayımıyla (yasak ve eksiklik üzerinden) kurulduğu “normal” yapıdır.
1.3. Forclusion (Men-i Muhakeme) ve Psikozun Topolojisi
Lacan; Freud’un Verwerfung (reddetme/dışlama) kavramını karşılamak üzere “forclusion” (men-i muhakeme) terimini kullanır. Eğer Babanın-Adı simgesel düzenden kökten dışlanırsa, yani “baba metaforu” kurulamazsa, Simgesel Düzen’de onarılmaz bir delik açılır. Simgesele kabul edilmeyen bu kurucu unsur, “Gerçek”te (the Real) halüsinatif ve tehditkâr bir biçimde geri döner. Bu durum psikozun yapısını oluşturur.
Psikozda, özne ile “Öteki” (Büyük Öteki/Tanrı/Yasa) arasında bir dolayım, bir mesafe (metafor) yoktur. Simgesel bir “Baba”nın yokluğunda, Öteki mutlak, işgalci ve yutucu bir bütünlük olarak deneyimlenir. Öznenin “arzusu” yoktur (çünkü arzu eksiklikten ve yasaktan doğar), bunun yerine Öteki’nin “keyfi” (jouissance) altında ezilen, onun bir uzantısı veya nesnesi haline gelen bir konum vardır. Rümeysa Seven’in aktardığına göre, “baba rolünün yok olması” nevrozların kökeninde olsa da, Lacancı klinikte bu tam yokluk (forclusion) psikozun belirleyicisidir.
Bu teorik çerçevede, İslam’ın “Babasız” Tanrı tasavvuru, Lacancı anlamda “Babanın-Adı”nın forclusion’ına (dışlanmasına) mı tekabül etmektedir? Eğer öyleyse, bu teolojik dışlama, nasıl bir kolektif özne (Ümmet) ve nasıl bir Tanrı-Kul ilişkisi üretmektedir?
- Teo-Politik Kırılma: Babasız Tanrı ve “Soybilimsel Çöl”
Slavoj Žižek’in Michel Foucault ve İran Devrimi üzerine yaptığı analizler İslam’ın Tanrı tasavvurunun Batılı (Hristiyan/Freudyen) modelden radikal kopuşunu anlamak için kritik bir giriş noktası sağlar. Žižek, Foucault’nun İran Devrimi’ne verdiği desteğin, sadece politik bir hata değil, İslam’ın “babalık mantığı” dışındaki yapısına duyulan teorik bir hayranlık (enthusiasm) olduğunu savunur.
2.1. Pederşahi Mantığın Reddi ve Kutsal Aile’nin Yokluğu
Hristiyanlıkta Tanrı, İsa aracılığıyla insanlaşan, acı çeken, ölen ve dirilen bir “Baba” figürüdür. Bu figür, “Kutsal Aile” (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) üçlemesi içinde, ensest yasağını, suçu ve kefareti içeren karmaşık bir Oedipal dramanın merkezindedir. Tanrı Baba, Oğlu kurban ederek yasayı tesis eder. Bu yapı, Freud’un Totem ve Tabusu ile tam bir uyum içindedir: Baba, Yasa ve Suçluluk iç içedir.
Ancak İslam, İhlas Suresi’ndeki o keskin ifadeyle bu dramayı kökten reddeder: “Lem yelid ve lem yûled” (O doğurmamış ve doğurulmamıştır). Allah, ne babadır ne de oğul. O, hiçbir beşeri akrabalık ilişkisine girmeyen, cinsiyetsiz, soyut ve mutlak bir “Bir”dir (Tevhid). Žižek’in belirttiği gibi, İslam’da Tanrı “sembolik bir baba bile değildir”. Muhammed peygamberin yetim oluşu ve kendisine “Allah’ın Oğlu” değil, “Allah’ın Kulu ve Elçisi” sıfatını vermesi, Tanrı ile insan arasındaki “baba-oğul” metaforunu imkânsız kılar.
2.2. “Soybilimsel Çöl” (Genealogical Desert) ve Siyasetin Kuruluşu
Foucault ve Žižek’e göre, Allah’ın “baba” figürü olmaması, Tanrı ile insan arasında bir “soybilimsel çöl” (genealogical desert) yaratır Yahudi-Hıristiyan geleneğinde Tanrı ile insan arasında bir “soy” sürekliliği (Adem’in Tanrı suretinde yaratılması, İsrailoğulları’nın Tanrı’nın çocukları olması, İsa’nın Tanrı’nın Oğlu olması) varken; İslam’da Tanrı ile kul arasında ontolojik bir uçurum vardır. Bu uçurum, herhangi bir kan bağıyla veya ailevi metaforla doldurulamaz.
Bu “çöl”, politik olanın kendini kurduğu yerdir. Foucault’ya göre İslam toplumu (Ümmet), kan bağı veya pederşahi yapılar yerine, bu boşlukta kurulan “iman kardeşliği” üzerinden, adeta yoktan var edilir. Bu durum, İslam’a devrimci bir potansiyel kazandırır; çünkü geleneksel, hiyerarşik ve ailesel tüm bağları (“aşiret”, “baba”, “kral”, “devlet”) Tanrı’nın mutlaklığı karşısında hükümsüz kılar.
Bu “çöl” metaforu, Lacancı “psikotik yapı” ile çarpıcı bir benzerlik gösterir. Simgesel bir Babanın (metaforun) olmadığı yerde, bir “anlam çölü” veya “gösterenler arası bağın koptuğu” bir düzlem ortaya çıkar. Ancak İslam’da bu çöl, kaotik bir boşluk değil, “Mutlak Bir”in (Allah) doğrudan ve aracısız tezahür ettiği, “aşırı dolu” bir alandır.
2.3. Eksiklik (Lack) vs. Bütünlük (Plenitude)
Hristiyan teolojisinde Tanrı’nın bir “eksikliği” (lack) vardır; Tanrı sevgisi uğruna kendini böler, acı çeker ve kurban edilir (İsa). Lacan’a göre “Tanrı bile acı çekmek ve ölmek için yeryüzüne iner” ve bu eksiklik, arzunun dolaşımını sağlar. Arzu, eksiklikten doğar.
İslam’ın Tanrı’sı ise eksiksizdir (Samed). O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, bölünmemiştir ve mutlak bir bütünlük içindedir. Žižek, bu durumu “Tanrı’nın alışılmadık bütünlüğünün neredeyse Deleuzevari psikotik bir ilanı” olarak yorumlar. Psikanalitik açıdan, “eksiksiz bir Öteki”, nevrotik özne için boğucudur. Eğer Öteki tam ise, özneye yer kalmaz. Özne, Öteki’nin eksikliğinde (arzusunda) var olur. Ancak İslam’ın Tanrı’sı, özneye “varlık” değil, “yokluk” (fenafillah) ve “teslimiyet” (İslam) alanı açar. Özne, bu Mutlak Bütünlük karşısında kendi benliğini silerek (fena) var olabilir. Bu yapı, Lacancı psikoz tanımındaki “Öteki tarafından işgal edilme” durumunu, mistik ve teolojik bir “vecd” (ecstasy) haline dönüştürür.
III. “Kral Tanrı” (Malik): Babanın Yerine Geçen Despotik Gösteren
İslam’ın “Baba” metaforunu reddetmesi, onun bir “Üst-Gösteren”den (Master Signifier / S1) yoksun olduğu anlamına gelmez. Aksine, boşalan “Baba” koltuğuna, çok daha arkaik, çok daha mutlak ve simgesel “kastrasyonu” (yumuşatmayı) reddeden bir figür oturur: Kral (Melik/Malik). Halil Hacımüftüoğlu’nun Kral Tanrı – Allah’ın Krallığı adlı eseri, bu ikameyi detaylandıran en önemli teolojik çalışmalardan biridir.
3.1. Gerçek Efendi ve Mutlak Mülkiyet
Hacımüftüoğlu; Kuran’daki Allah tasavvurunun merkezinde “Kral” (Melik) ve “Sahip” (Malik) kavramlarının durduğunu vurgular. Allah, “Gerçek efendi/sahip”tir Baba ile evlat arasındaki ilişki, doğası gereği bir “aynılık”, “sevgi” ve “miras” içerirken; Kral ile tebaa (kul) arasındaki ilişki, ontolojik bir fark ve mutlak mülkiyet ilişkisidir. Baba, oğlunu sever ve onu yetiştirir (Oedipal pedagoji); Kral ise kuluna hükmeder, onu korur veya cezalandırır (Despotik egemenlik).
Kuran’daki “Melik”, “Hâkim”, “Cebbar” (Zorba/Güçlü), “Mütekebbir” (Büyüklenen) gibi sıfatlar, bu Krallık metaforunu pekiştirir Hacımüftüoğlu’na göre Allah, sadece “yaratıcı” değil, aynı zamanda “yasa koyucu” (Töre koyucu), “siyaset yapan”, “savaş ve barış ilan eden”, “tarih yazan” ve “istihbarat örgütü” (melekler, kiramen katibin) olan faal bir Kral’dır.
| Özellik | Baba Tanrı (Hristiyan/Freudyen) | Kral Tanrı (İslam/Hacımüftüoğlu) |
| İlişki Modeli | Ebeveyn-Çocuk (Ailevi) | Hükümdar-Tebaa/Kul (Siyasi) |
| Otorite Kaynağı | Sevgi, Fedakarlık, Yasa (İçsel) | Güç, Mülkiyet, Ferman (Dışsal) |
| Aracı | Oğul (İsa), Kilise, Ruhban | Elçi (Peygamber), Melek, Ferman (Kuran) |
| Duygu | Suçluluk (Guilt) | Korku/Haşyet ve İtaat |
| Yapı | Nevrotik (Eksiklik/Arzu) | Psikotik/Despotik (Bütünlük/Emir) |
3.2. Bürokratik Teoloji ve Aşkın Devlet
Bu “Kral Tanrı” modelinde, Babanın-Adı’nın sağladığı simgesel dolayımın yerini, son derece gelişmiş bir bürokratik hiyerarşi alır. Hacımüftüoğlu; Allah’ın Krallığı’nın bir “Yüksek Konsey” (Mele-i A’la), “Yüksek Bürokrasi” (Kalem Kâtipleri/Melekler) ve “Elçiler/Ulaklar” (Peygamberler) aracılığıyla yönetildiğini belirtir.
Ancak buradaki “aracılar”, Hristiyanlıktaki gibi Tanrı ile özsel bir birlik taşıyan (İsa’nın Tanrı olması gibi) aracılar değildir. Onlar sadece Kral’ın “memurlarıdır”. Melekler, Kral’ın istihbaratçıları ve emir erleridir. Peygamberler, Kral’ın fermanını (Kuran) taşıyan ulaklardır. Bu yapı, Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipus’ta tarif ettikleri “Despotik Makine”nin (Despotic Machine) teolojik karşılığıdır.
3.3. Despotik Makine ve Kod-Üstüleme
Deleuze ve Guattari’ye göre, ilkel toplumlardaki yerel “kodların” yerini, despotik devlette (barbarik temsil rejimi) “kod-üstüleme” (overcoding) alır. Despot (Kral/Tanrı); tüm toplumsal üretim ve arzu akışlarını kendi bedeninde (Despotun Bedeni) toplar ve her şeyi kendine mal eder. Hacımüftüoğlu’nun “Kral Tanrı”sı, tam da böyle bir Despotik Gösteren’dir: O, her şeyin sahibidir, tüm yasalar O’ndan çıkar ve tüm dönüşler O’nadır.
Lacan’ın Babanın-Adı, arzuya bir “sınır” çizerken (Ensest Yasağı); İslam’ın Kral Tanrı’sı, arzuya sınır çizmekten öte, arzuyu “tayin eder” ve “emreder”. Despotik gösteren, yasanın kaynağını “baba”dan (aileden) alıp, aşkın bir “devlet” (krallık) mekanizmasına taşır. Bu, psikanalitik anlamda Oedipal yapının (ailevi nevrozun) aşılarak, politik bir paranoyanın (her şeyi gören, bilen ve yöneten bir Kral) tesis edilmesidir.
- Psikotik Bir Yapı Olarak “Ümmet”: Organsız Beden ve Aracıların Reddi
Eğer Tanrı bir “Kral” ise ve Baba işlevi “foreclosed” (dışlanmış) ise, bu teolojinin ürettiği toplumsal yapı (Ümmet) nasıl bir psişik mimariye sahiptir? Bu soruyu yanıtlarken, Deleuze’ün “Organsız Beden” (Body without Organs – BwO) kavramı ile Foucault’nun “soybilimsel çölü”nü sentezlemek ufuk açıcı olacaktır.
4.1. Tampon Bölgelerin Tasfiyesi: Doğrudan Karşılaşma
Hristiyanlık ve Yahudilik, Tanrı ile insan arasına “kurumlar” (Kilise, Ruhban sınıfı, Seçilmiş Halk) koyarak, Mutlak olanın yakıcı etkisini yumuşatır. Bu kurumlar, psikanalitik anlamda “tampon” görevi görür. Lacan’ın dediği gibi, kurumlar ve ritüeller, özneyi “Gerçek”in dehşetinden koruyan simgesel perdelerdir.
Ancak İslam (özellikle Sünni ortodoksi ve Selefi yorumlar), kul ile Allah arasına giren tüm aracıları “şirk” (ortak koşma) sayarak reddeder Ruhbanlık yoktur. Günah çıkarma yoktur. Kul, namazda doğrudan Kral’ın huzuruna çıkar. Halil Hacımüftüoğlu; kitabında bu aracıların reddini, Kral’ın mutlak egemenliğinin bir gereği olarak sunar.
Bu “aracısızlık”, Lacancı anlamda psikotik bir durumdur. Çünkü “Simgesel”, doğası gereği “dolaylıdır” (mediated). Dil, bir dolayımdır. Baba, bir dolayımdır. Aracıların reddi, özneyi doğrudan “Gerçek”in (Tanrı’nın zatının/Nurunun) karşısına diker. Bu, Foucault’nun bahsettiği “çöl”dür: Koruyucu gölgeliklerin, kurumsal sığınakların olmadığı, Mutlak Güneş’in (Kral Tanrı’nın) altında, herkesin “eşit derecede hiç” olduğu bir düzlem.
4.2. Ümmet: Despotun Organsız Bedeni
Deleuze ve Guattari’ye göre BwO (Body without Organs), organizmanın (organize edilmiş, hiyerarşik, organlara ayrılmış bedenin) zıddıdır; akışların, yoğunlukların ve enerjilerin serbestçe dolaştığı bir yüzeydir İslam ümmeti, özellikle Hac ibadetinde (Kabe etrafında dönen o beyaz kefenli, kimliksiz kitle) veya Foucault’nun İran Devrimi’nde gözlemlediği “kolektif irade” anlarında, hiyerarşilerin, sınıfların ve bireysel kimliklerin eridiği bir “Organsız Beden”e dönüşür.
Bu BwO, “Kral Tanrı”nın despotik bedeni üzerinde şekillenir. Bireyler, Kral’ın karşısında otonomilerini yitirir ve O’nun iradesinin “uzuvları” veya “akışları” haline gelirler. Foucault’nun Tahran sokaklarında gördüğü şey, özneliklerin erimesi ve tek bir “ruh” (spirit) halinde bütünleşmesidir. Babanın (Şah’ın, devletin, biyolojik ailenin) otoritesi, Kral Tanrı’nın mutlak otoritesi karşısında silinir. Bu, bir “baba katli” (Oedipal devrim) değil; babanın “hükümsüz kılınması” ve yerine çok daha arkaik, çok daha kapsayıcı bir Egemen’in geçirilmesidir.
4.3. “Tevhid” ve Bölünmemişlik
Lacancı psikanalizde özne, “bölünmüş” (split) öznedir. Tevhid (Birlik) ilkesi ise, sadece Tanrı’nın birliğini değil, Ümmet’in birliğini ve öznenin Tanrı iradesiyle bütünleşmesini (İslam/Teslimiyet) hedefler. Bu “bölünmemişlik” arzusu, Deleuze’ün şizo-analitik projesindeki “bütünleyici sentez” ile paralellik gösterir. Psikozda özne, parçalanmış bedenini onarmak için sanrısal bir bütünlük (paranoyak sistem) inşa eder. İslam’ın “Tevhid” inancı, bu parçalanmaya karşı sunulan en güçlü “metafizik yapıştırıcı”dır.
- Teo-Politik Sonuçlar: Nevrotik Suçluluktan Psikotik Kesinliğe
İslam’ın Tanrı tasavvurunu “psikotik bir bütünlük” olarak okumak, İslam dünyasındaki politik hareketlerin, hukuk anlayışının ve özne kurulumlarının doğasını anlamada radikal sonuçlar doğurur.
5.1. Suçluluk vs. Korku ve Utanç
Freud’a göre din (Hristiyanlık), “suçluluk duygusu” (guilt) üzerine kuruludur (Baba’yı öldürdük, şimdi ona itaat etmeliyiz). Suçluluk, içselleştirilmiş bir yasayı (Süperego) gerektirir. İslam’ın “Kral Tanrı”sı ise suçluluktan ziyade “korku” (takva, haşyet), “utanç” (Kral’a layık olamama) ve “minnet” dinamikleriyle işler. Kral, dışsaldır, mutlaktır ve her an cezalandırabilir veya lütfedebilir. Özne, içsel bir vicdan muhasebesinden ziyade, dışsal bir “Göz”ün (Kral’ın istihbaratı/Kiramen Katibin) gözetimi altındadır. Bu, Foucault’nun panoptikon analizini ilahi bir düzleme taşır: Her an izlenen, kaydedilen bir kulluk hali.
5.2. Yasanın Keyfiliği ve “İrade”nin Üstünlüğü
Babanın Yasası, evrensel ve geneldir; Baba bile bu yasaya tabidir (Lacan’a göre Baba da iğdiş edilmiştir). Ancak Kral’ın Fermanı mutlak ve “keyfi” olabilir. Hacımüftüoğlu, Tanrı’nın “Sorgulanmayan” (La yus’el) olduğunu vurgular Allah dilediğini yapar; O’nun iradesi, her türlü rasyonel, etik veya nedensel normun üzerindedir.
Bu durum; İslam hukukunun (Fıkıh) ve politik teolojisinin, neden “yasa”dan (Law/Nomos) ziyade “irade”ye (Will/Voluntas) dayandığını açıklar. Allah’ın iradesi, Simgesel Yasa’nın istikrarını (nevroz) her an bozabilir ve “Gerçek”in tekinsizliğini (mucize, keramet, ilahi müdahale) gündeme getirebilir. Bu, Carl Schmitt’in “Egemen, olağanüstü hale karar verendir” tanımının teolojik kökenidir. İslam’ın Tanrı’sı, sürekli bir “olağanüstü hal” egemenidir.
5.3. Radikal Eşitlik ve Totaliter Potansiyel
Foucault’nun İran Devrimi’nde hayran olduğu “eşitlikçi kardeşlik”, Kral’ın mutlaklığı sayesinde mümkündür. Kimse kimseden üstün değildir, çünkü herkes Kral’ın karşısında “sıfır”dır. Kral’ın sarayında aristokrasi (ruhban sınıfı) yoktur, sadece kullar vardır. Ancak bu “psikotik eşitlik”, aynı zamanda totaliter bir potansiyel taşır. Farklılıkların, bireysel arzuların ve “özel alanın” (mahremiyetin), Ümmet’in veya Kral’ın Beden’i içinde erimesi talep edilir. Deleuze’ün Anti-Oedipus’ta uyardığı “mikro-faşizm” tehlikesi, bu bütünleşme arzusunun içinde saklıdır.
Sonuç: Bir Başka Yapısalcılık İhtiyacı
“İslam’ın Tanrısı”nı “psikotik bir bütünlük” olarak tanımlamak, onu bir akıl hastalığına indirgemek değil; onun Batılı, Hristiyan-merkezli, Oedipal “norm”dan (Babanın-Adı) yapısal sapmasını ve bu sapmanın ürettiği kendine has (sui generis) “sağlamlığı” teslim etmektir. Bu sağlamlık, eksikliğin (lack) üzerini örten bir fantezi değil, eksikliği reddeden ve doluluğu (plenitude) dayatan bir “Gerçek” iddiasıdır.
Lacan’ın “Tanrı bilinçdışıdır” tezi, bastırmanın (repression) kurduğu Hristiyan özne için geçerli olabilir; ancak İslam öznesi için Tanrı, “Bilinçdışı” değil, “Gerçek”tir. O, bastırılanın geri dönüşü değil, bastırmanın imkânsız olduğu, her yerde hazır ve nazır (Omnipresent) olan o “kör edici ışık”tır (Nur). Bu ışık altında, gölgelere (bilinçdışına, fanteziye, bireysel arzuya) yer yoktur. Sadece Kral ve O’nun kulları vardır.
Bu giriş makalesi, ‘Kral Tanrı’nın psikanalitik anatomisini, ‘Babanın-Adı’nın men edildiği o radikal ‘soybilimsel çölü’ ve bu çölün ortasında yükselen ‘Organsız Beden’in (Ümmet) topolojik koordinatlarını haritalandırmaya çalıştı. Yazı dizimizin bir sonraki halkasında, bu psikotik zeminin ruhsal aygıttaki ilk derin yankısını; Lacancı ‘eksiklik’ (lack) kavramı ile teolojik ‘acz’ (mutlak muhtaçlık) arasındaki ontolojik simetriyi ele alacağız. Bir sonraki durağımız, öznenin kendi ‘hiçliği’ üzerinden Mutlak Öteki’nin ‘tamlığına’ nasıl eklemlendiğini ve bu varlıksal boşluğun nasıl bir mutlak teslimiyet etiği ürettiğini soruşturmak olacak.
Gelecek Yazı: Varlıksal Boşluktan Mutlak Teslimiyete: Lacancı ‘Eksiklik’ ile Teolojik ‘Acz’in Ontolojik Simetrisi”
Etiketler:
#lacan #foucault #zizek













Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!