Ontolojik Bir Zırh ve Kutsalın Hiyerarşisi: Örtünmenin Fenomenolojisi
Modern seküler zihnin ibadet pratiklerini değerlendirirken içine düştüğü en köklü metodolojik yanılgı, kutsal ritüelleri salt fiziki, fonksiyonel ve faydacı bir eksene indirgemesidir. Sosyal mecralarda sıkça yankı bulan “Namaz kılarken tek başımıza dahi olsak neden örtünüyoruz? Allah zaten bizim çıplak halimizi bilmiyor mu?” suali, aşkın olanla kurulan metafizik irtibatı beşerî bir şeffaflık yanılsamasıyla anlama gayretinin tipik bir tezahürüdür. Bu sığ yaklaşım, örtünmeyi yalnızca “yabancı bakışlardan sakınma” zemininde kurgular; örtünmenin ontolojik, teolojik, antropolojik ve dinler tarihi boyutundaki kurucu rolünü bütünüyle ıskalar. Benzer şekilde, örtünmenin tek tanrılı dinlerin “pagan çıplaklığına” karşı geliştirdiği tepkisel bir refleks olduğu iddiası da tarihsel antropoloji ve dinler tarihi verileri karşısında bütünüyle temelsiz kalmaktadır. Tarihsel süreç tetkik edildiğinde örtünmenin ve hususiyle başı örtmenin insanlığın en kadim evrelerinden itibaren bir asalet, hürriyet, kutsiyet ve ilahi huzura kabul edilme zırhı olduğu; buna mukabil örtüsüzlüğün kölelik, düşmüşlük, tekinsizlik ve cezalandırılma alameti sayıldığı açıkça görülmektedir.
İlahi Huzurun Ontolojisi ve Yalnızken Örtünmenin Fıkhî Mantığı
İslam fıkhı ve kelam düşüncesinde örtünme (setr-i avret), alelade bir ahlak tavsiyesi ya da yalnızca insanlar arası fitneyi önlemeye matuf sosyolojik bir tedbir değildir. Fıkıh doktrini, örtünmeyi iki temel kategoride tahlil eder: İnsanların bakışlarına karşı örtünme (setr an ani’n-nâs) ve namazın sıhhat şartı kılınan, zifiri karanlıkta yahut mutlak bir tenhada dahi farziyeti düşmeyen ibadet örtünmesi (setr fî’s-salât). Bu iki kavram arasındaki mahiyet farkı, ibadet anında takınılan tavrın ontolojik zeminini teşkil eder. Namazda örtünmenin temel illeti, kulun yaratıcısına karşı ifa etmekle yükümlü olduğu “Hakkullâh” ve namaz ibadetinin bizatihi sahip olduğu dokunulmazlık anlamına gelen “hürmetü’s-salât” kavramlarıyla açıklanır.
Alâeddin el-Kâsânî’nin Bedâi’u’s-Sanâi’ adlı klasik eserinde vurgulandığı üzere, namazda avretin örtülmesi ilahi huzura gösterilen tazimin ve saygının vazgeçilmez bir rüknüdür. Allah Teâlâ’nın insanın fiziki çıplaklığını ve yaratılışının her zerresini ezelî ilmiyle kuşatmış olması (ontik hakikat), insanın O’nun divanına destursuz ve çıplak çıkabileceği anlamına gelmez; zira yaratıcının mutlak kuşatıcılığı, kulun O’nun karşısında takınması gereken edep ve hürmet mükellefiyetini (normatif hakikat) lağvetmez. Nitekim sahabeden Behz bin Hakîm’in dedesinden naklettiği meşhur rivayette, Hz. Peygamber’e tenhada ve yalnızken avretin örtülüp örtülmeyeceği sorulduğunda Resûlullah’ın verdiği şu cevap meseleyi vuzuha kavuşturmaktadır: “Kendisinden hayâ edilip utanılmaya en layık olan, Allah Teâlâ’dır”. İbadet anındaki örtünme, yaratıcıdan bir uzvu saklama çabası değil, kulun kendi fani ve noksan varlığını ilahi huzurun haşyetine uygun bir edep kalıbına büründürmesidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de A’râf Suresi 31. ayette zikredilen “Ey Âdemoğulları! Her mescitte (her ibadet mahallinde ve secde vaktinde) ziynetinizi takının” emri, ibadetteki örtünmenin bir “gizleme” eyleminden ziyade bir “ziynet”, vakar ve hürmet kuşanma boyutu olduğunu tescil eder. İbn Teymiyye, Şerhu’l-Umde ve Mecmû’u’l-Fetâvâ eserlerinde bu inceliği tahlil ederken, namaz için emredilen tesettürün dışarıdaki örtünmeden çok daha kapsamlı olduğuna işaret eder. Dışarıda başı açık ya da omuzları çıplak gezmesi belirli şartlarda tolere edilebilen durumların dahi namaz ibadetinde yasaklanması, namazın mutlak bir “Melik’in divanı” olmasından kaynaklanır. Biyolojik çıplaklık ontolojik bir acziyet, çiğlik ve korunmasızlık halidir; insan, Melikü’l-Mülk’ün huzuruna hayvani çıplaklığıyla değil, ilahi teklifin vakarıyla mühürlenmiş örtüsüyle çıkar.
Kutsal Mekân ve Ritüel Örtünme: Kadim Pagan Gelenekleri ve Câhiliye İstisnası
Örtünmenin semavi dinlerle başladığı, pagan inançların ise serazat bir çıplaklık ritüeline dayandığı tezi tarihsel antropoloji açısından bütünüyle yanıltıcıdır. Bu yanılgı ekseriyetle İslam öncesi Câhiliye Mekke’sinde yaşanan son derece tikel, iktisadi ve siyasi bir oligarşik sömürü uygulamasının genellenmesinden kaynaklanır. Câhiliye döneminde Kureyş ve müttefikleri kendilerini “Hums” (dinde katı, imtiyazlı zümre) olarak nitelendirmişlerdi. Hums mensupları, Mekke dışından gelen hacıların kendi elbiseleriyle Kâbe’yi tavaf etmelerini yasaklamış; buna “İçinde günah işlediğimiz elbiselerle beytullahı tavaf edemeyiz” şeklinde teolojik bir kılıf uydurmuşlardı. Şayet dışarıdan gelen bir hacı, Hums kabilesinden fahiş bedellerle yeni bir elbise kiralayamaz veya satın alamazsa, Kâbe’yi anadan üryan, çırılçıplak tavaf etmek zorunda bırakılırdı. Erkekler gündüz, kadınlar ise çoğunlukla gece karanlığında bu aşağılanmaya maruz kalıyordu. A’râf Suresi’nin 31. ayeti, işte bu kabilevi tekelciliğe, ticari sömürüye ve kutsalı istismar eden yapay çıplaklığa doğrudan müdahale ederek ibadette örtünmeyi ve ziyneti evrensel bir ilahi yasa kılmıştır.
Câhiliye Mekke’sindeki bu yozlaşmış tekel istisna tutulduğunda, antik dünyanın politeist ve pagan geleneklerinde ritüel örtünmenin vazgeçilmez bir kutsiyet şartı olduğu görülür. Antik Roma dininde tanrılara kurban sunulurken, adak adanırken veya kehanet (augury) icra edilirken başın örtülmesi mutlak bir ritüel zorunluluktu. Bu pratik Roma dini terminolojisinde capite velato (“başı örtülü olarak”) şeklinde adlandırılırdı. Romalı rahip veya kurban sunan yurttaş, togasının arkasını başına çekerek başını örterdi. Roma sanatında ve heykeltıraşlığında capite velato motifi, tanrılara, devlete ve atalara duyulan derin sadakati ve saygıyı ifade eden pietas erdeminin en temel görsel timsaliydi. Roma’nın en yüksek dini makamı olan Pontifex Maximus sıfatını taşıyan İmparator Augustus’un Via Labicana heykeli ve Ara Pacis Augustae (Augustus Barış Sunağı) kabartmaları, imparatoru ve rahipleri başları togalarıyla sıkı sıkıya örtülmüş olarak kurban takdim ederken tasvir eder. Vergilius’un Aeneis destanında kahraman Aeneas’a tanrılara şükran sunarken başını erguvani bir örtüyle örtmesi emredilir; böylece hem kutsal ateş yükselirken yabancı bir bakışın ritüeli ifsat etmesi engellenir hem de ilahi varlığın dehşeti karşısında insan küstahlığı örtülür. Başı açık ibadet etmek Roma paganizmi için bir hakaret ve impietas (dinsizlik) alametiydi.
Örtünmenin, hususiyle başı örtüp tezyin etmenin antropolojik kökleri yazılı tarihin dahi fersah fersah ötesine, Üst Paleolitik Çağ’a uzanmaktadır. Avusturya’da bulunan ve günümüzden yaklaşık 30.000 yıl öncesine (Gravettian kültürü) tarihlenen meşhur Willendorf Venüsü (Venus of Willendorf), bu hafızanın en somut vesikasıdır. Heykelciğin yüz hatları bütünüyle belirsiz bırakılmışken, baş kısmı yedi katmanlı, fevkalade incelikli örülmüş bir başlık, bone ya da sepet örgüsü bir örtüyle (woven headdress / basketry cap) teçhiz edilmiştir. Paleolitik dönemden itibaren insanlık, başı kutsal ve tekinsiz kozmik güçlerin merkezi addetmiş; başı örtmeyi hem metafizik bir korunma hem de aşkın alanla kurulan irtibatın kurucu sembolü saymıştır.
Asalet Nişanı Olarak Örtü, Ceza Olarak Örtüsüzlük: Kadim Hukukun Sınıfsal Ayrımı
Kadim Yakın Doğu ve Akdeniz havzasında başörtüsü, hürriyetin, dokunulmazlığın ve asaletin en katı yasal ve sınıfsal simgesiydi. Tarihte kadınların örtünmesini düzenleyen en eski yazılı metin olan M.Ö. 12. yüzyıla ait Orta Asur Kanunları (Tablet A, Madde 40-41), bu hiyerarşiyi tartışmaya yer bırakmayacak bir kesinlikle ortaya koyar. Bu kanunlara göre hür Asurlu erkeklerin eşleri, kızları ve dul kadınlar kamusal alana çıktıklarında başlarını örtmek mecburiyetindeydi. Bir erkeğin cariyesiyle evlenmesi dahi, şahitlerin huzurunda kadının başına örtü örtülerek (veiling ceremony) hukuken tescil edilirdi. Buna mukabil, sokak fahişelerinin (harimtu) ve köle kadınların (amatu) başlarını örtmeleri yasalarla kesin biçimde men edilmişti. Şayet bir köle ya da fahişe, haddini aşıp kendini hür kadınlara benzeterek başını örtecek olursa, yakalandığında giysileri parçalanır, kendisine elli sopa vurulur, başından aşağı kaynar zift (bitumen) dökülür ve kulakları kesilirdi. Dahası, sokakta başını örten bir fahişeyi görüp de saray yetkililerine ihbar etmeyen hür bir erkek dahi elli kırbaçla cezalandırılır, kulakları delinerek iple arkasına bağlanır ve bir ay boyunca kralın angaryasında çalıştırılırdı.
Benzer sınıfsal hiyerarşi Antik Yunan ve Roma toplumlarında da cariydi. Roma hukukunda asil bir aile kadını (matrona), sokakta mutlaka başını örten palla ve stola giymek zorundaydı. Romalı devlet adamı Gaius Sulpicius Gallus’un, eşini sokakta başı açık gezdiği gerekçesiyle derhal boşaması tarihi kayıtlara geçmiştir. Yunan’da da hür kadınlar dışarı çıktıklarında himation kumaşını başlarına çekerken, fahişeler ve köleler saçlarını kamusal bakışa arz etmek mecburiyetindeydi. Dolayısıyla kadim dünyada örtüsüzlük ve başı açıklık bir “özgürleşme” değil; aksine aşağılanmanın, düşmüşlüğün, kamuya açık bir cinsel meta haline getirilmişliğin ve köleliğin damgasıydı. Örtünme hakkı şerefli, hür ve korunmaya layık asillere bahşedilmiş bir imtiyazdı; örtüsüzlük ise korumasızlığın, sahipsizliğin ve cezalandırılmışlığın fiziki teşhiriydi.
| Medeniyet / Dönem | İnanç ve Hukuk Sistemi | Baş ve Beden Örtünmesinin Statüsü | Başın Açık Bırakılmasının ve Çıplaklığın Anlamı |
| Üst Paleolitik (M.Ö. 30.000) | Animist / Gravettian Kültürü | Örülmüş başlıklar ve fileler kutsiyetin, doğurganlık gizeminin simgesidir. | Beden doğurganlık bağlamında vurgulansa da baş mutlaka örgü/başlıkla tezyin edilir. |
| Orta Asur (M.Ö. 1100) | Mezopotamya Politeizmi / Asur Hukuku | Hür kadınlar için yasal mükellefiyet; dokunulmazlık ve asalet göstergesi. | Köle ve fahişelere mahsus ceza; örtünmeye cüret edenin başına zift dökülür. |
| Antik Roma (Cumhuriyet / İmparatorluk) | Roma Politeizmi (Religio) | Capite Velato: Kurban ve duada başı örtmek dindarlık (pietas) şartıdır. | İbadette başı açmak saygısızlık (impietas); hür kadının başını açması boşanma sebebi. |
| Câhiliye Mekke’si (M.S. 6-7. yy) | Arap Paganizmi / Kureyş Oligarşisi | Hums zümresinin iktisadi ve kabilevi tahakküm aracı. | Hums dışındakilere dayatılan zillet; “günahkâr elbiseyle tavaf edilmez” dogması. |
| İslam Hukuku (M.S. 7. yy – Günümüz) | Tevhid / Şeriat | Her iki cinse de ontolojik mükellefiyet; namazda ilahi huzur zırhı ve Hakkullâh. | İbadette hürmetsizlik; fıtrata ve metafizik saygınlığa yabancılaşma. |
Semantik Bir Kalkan: Ğ-F-R Kökü, Miğfer ve Giffâre
İslam medeniyetinde lisan ile ontoloji arasında kopmaz bir rabıta vardır. Arapçanın sülasi kök paradigması, teolojik hakikatlerin gündelik ve maddi nesnelerle kurduğu semantik derinliği gözler önüne serer. Bu zaviyeden bakıldığında, kulun yaratıcısından talep ettiği bağışlanmayı ifade eden ğ-f-r (غ-ف-ر) kökü son derece sarsıcı bir kavramsal ağa sahiptir.
İbn Manzûr’un Lisânü’l-Arab adlı eserinde ve klasik Arap leksikografisinde açıklandığı üzere, ğ-f-r kökünün asli lügat manası; bir şeyi tozdan, kirden, kusurdan, darbeden ve tehlikeden muhafaza etmek maksadıyla üzerini örtmek, gizlemek ve koruma altına almaktır (es-setr ve’l-vikâye). Bu semantik kökten türeyen kavramlar birbirini ontolojik olarak tamamlar. Allah Teâlâ’nın Gafûr ve Gaffâr isimleri, kulun günahlarını sadece defterden silmesi demek değildir; kulun ayıbını ve noksanını örterek onu mahşerde rüsvay olmaktan esirgemesi, günahın kirini başkalarının gözünden saklaması ve kulu azabın yakıcılığından koruyacak ilahi bir rahmet örtüsü altına almasıdır.
Aynı kökten neşet eden miğfer (مِغْفَر), muharebe meydanında askerin başına taktığı, başı ve boynu kılıç darbelerinden, oklardan ve ölümcül darbelerden koruyan demir zırh başlıktır. Miğfer, başı örtüp dış tecavüzlere karşı muhafaza ettiği için bu ismi almıştır. Yine aynı kökten türeyen giffâre (الغِفَارَة) ise kadının başörtüsünün (hımâr) altına veya üzerine konulan, saçın yağından başörtüsünün kirlenmesini önleyen veya bizatihi başörtüsünü dış tesirlerden, tozdan ve dağılmaktan muhafaza eden koruyucu ikinci örtüdür. Ayrıca binek hayvanlarının semerini ve yükünü korumak için üzerine çekilen muhafaza örtüsüne de ğifâre denmektedir.
Bu semantik akrabalık, örtünmenin pasif bir saklanma değil, aktif ve metafizik bir “zırh kuşanma” eylemi olduğunu fısıldar. Savaş meydanında miğfersiz bir baş nasıl doğrudan ölümcül darbelere açık ve savunmasız ise, ilahi huzurda ve varlık sahasında örtüsüz bir baş da ontolojik korumadan mahrumdur. Mağfiret ruhun günahlara karşı ilahi zırhla bürünmesi iken, tesettür ve giffâre bedenin ve başın kutsal bir muhafazayla mühürlenmesidir. Örtü insanı sınırlayan bir yük değil; onu aşkın olanın himayesine dahil eden ontolojik bir sığınaktır.
Huzur Hiyerarşisi: “Yalın Ayak Başı Kabak” Çıkmama İlkesi ve Nalın Sünneti
Geleneksel Türk-İslam ahlak telakkisinde yer alan “Huzura yalın ayak başı kabak çıkılmaz” darb-ı meseli, ilahi edep hiyerarşisinin gündelik dildeki en berrak ifadesidir. İnsanın yaratıcısı karşısındaki duruşu, dünyevi bir melikin veya makam sahibinin huzuruna çıkarken takındığı ciddiyetten fersah fersah üstün olmak zorundadır. Fıkıh usulünde kadının namazda başını ve bedenini örtmesi namazın sıhhat şartı kılınmışken, erkeğin namaz kılarken başını örtmesi (takke, sarık, kalensüve) Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinin de dahil olduğu ulemanın ittifakıyla müstehap kabul edilmiş; ibadeti hafife alarak veya tembellikten ötürü başı açık (hâsirü’r-re’s) namaza durmak ise mekruh sayılmıştır. Zira namaz, gündelik meşgalelerin dağınıklığıyla değil, ziynet ve hürmet kuşanarak divana durma eylemidir.
Bu edep hiyerarşisinin zeminle kurulan temas boyutundaki tezahürü ise modern zihni hayrete düşürecek fıkhî bir sünnette karşımıza çıkar: Nalınlarla (ayakkabıyla) namaz kılma sünneti. Hz. Peygamber’in hadis külliyatında müteaddit defalar teşvik ettiği şu emir sabittir: “Yahudilere muhalefet ediniz; çünkü onlar ayakkabıları (ni’âl) ve mestleri (hıfâf) ile namaz kılmazlar”. Kadim Sami paganizminde ve Tevrat şeriatında, kutsal mahalle adım atarken pabuçların çıkarılması bir arınma şartı haline getirilmişti (Hz. Musa’ya Tûr Dağı’nda verilen “Pabuçlarını çıkar, çünkü bastığın yer kutsal bir topraktır” emrinde olduğu gibi). Yahudilikte ibadethaneye yalın ayak girmek katı bir kuraldı. İslam ise yeryüzünün tamamını bir mescit kılarak mekânsal tabuları lağvetmiş; temiz olmak kaydıyla ayağın örtülü olmasını ve nalınlarla namaza durulmasını tavsiye etmiştir. Ebu Dâvûd ve Ahmed bin Hanbel’de rivayet edildiği üzere, Hz. Peygamber ashaba ayakkabılarıyla namaz kıldırırken Cebrail’in gelip ayakkabısının altında necaset olduğunu haber vermesi üzerine namaz esnasında nalınlarını çıkarmış; arkasındaki cemaatin de bunu bir ibadet zannederek derhal pabuçlarını fırlattığını görünce namazın akabinde onları uyarmış ve altı temiz olduğu müddetçe ayakkabıyla namaz kılmanın terk edilmemesi gereken bir şiar olduğunu beyan etmiştir.
Zamanla camilerin temiz halılarla döşenmesi neticesinde bu sünnet cami içinde teknik bir gereklilik olarak askıya alınmışsa da açık arazide ve temiz ayakkabılarla namaz kılmanın meşruiyeti bakidir. Buradaki derin ontolojik nükte şudur: Mümin, ilahi huzura eksik, sefil, “yalın ayak başı kabak” bir zavallılık haliyle değil; baştan ayağa teçhiz edilmiş, fıtratın ve hürriyetin kemaline ermiş bir kul asaletiyle kabul edilir.
Bu hakikat, tesettürün sınırlarını da felsefi olarak tayin eder: Tesettür başörtüsüdür, fakat başörtüsü tesettürün tamamı değildir. Başörtüsü, tesettürün tecessüm etmiş en görünür parçasıdır; lakin tesettür sadece kadınlara yüklenmiş kısıtlayıcı bir “yük” değil, kadın ve erkek bütün inananlara şamil ontolojik bir edep, bir şahsiyet inşası ve varlıksal bir mükellefiyettir.
Sanayi Devrimi, Kutsalın Tasfiyesi ve “Şapkasızlaşma” (Hatlessness)
Bugün küresel ölçekte tabii bir durummuş gibi algılanan başı açık gezme alışkanlığı, insanlık tarihinin ezeli bir gerçeği değildir; aksine mazisi henüz yüzyılı ancak bulan modern, seküler ve son derece yapay bir kırılmanın neticesidir. 19. yüzyılın sonuna ve hatta 20. yüzyılın ortalarına kadar, yeryüzünün hiçbir medeniyet havzasında—ne Doğu’da ne Batı’da—hür ve saygın bir erkeğin ya da kadının sokağa başı açık çıkması hoş karşılanmazdı. Viktorya dönemi İngiltere’sinden Osmanlı payitahtına, geleneksel Katolik toplumlarından Ortodoks Rusya’ya kadar bir erkeğin şapkasız (fedora, melon, kasket, fes, sarık) veya bir kadının başörtüsüz ya da bonesiz kamusal alana çıkması edepsizlik, serserilik veya düşük sınıfa mensubiyet göstergesi sayılırdı.
Binlerce yıldır insanın asaleti ve şahsiyetiyle özdeşleşen bu baş örtüsü kültürü, Sanayi Devrimi ve kapitalist modernleşmenin etkisiyle çok hızlı bir tasfiyeye uğradı. İlk olarak üretim ve ulaşım alanlarının radikal dönüşümü fiziksel çevreyi değiştirdi; kapalı fabrikaların, ofislerin, tramvayların ve hususi otomobillerin yaygınlaşması, insanı doğa şartlarından yalıtarak başı korumanın gündelik pratik zorunluluğunu azalttı. İkinci olarak, bilhassa I. Dünya Savaşı sonrasında 1920’lerin Batı metropollerinde “Hatlessness” (şapkasızlaşma) adı verilen sosyolojik bir başkaldırı dalgası neşet etti. Genç nesil, geleneksel kurumların otoritesine direnirken şapkayı eski dünyanın ve katı ahlakın simgesi ilan etti. İspanya’da 1920’lerde kadın entelektüellerin kurduğu “Las Sinsombreros” (Şapkasızlar) hareketi, başı açmayı kamusal bir başkaldırı manifestosuna dönüştürdü. 1929 yılına gelindiğinde kürk ve keçe şapka satışları dramatik biçimde geriledi; 1950’lerden sonra kitle kültürü ve Amerikan hayat tarzının yayılmasıyla birlikte başlıklar kamusal hayattan bütünüyle silindi.
Bu maddi değişimin gerisinde yatan asıl saik ise Max Weber’in “dünyanın büyüsünün bozulması” (die Entzauberung der Welt) dediği sekülerleşme ve kutsal algısının dönüşümüdür. Sanayi kapitalizmi, insan bedenini aşkın gayelerinden kopararak üretim ve tüketim bantlarına tabi homojen bir nesneye indirgedi. Baş, geleneksel ontolojide ruhun, aklın ve aşkın olanla irtibatın merkezi iken; modern sekülerleşmeyle birlikte sadece kuaför endüstrisinin, saç modasının ve bireysel narsizmin sergilendiği estetik bir vitrine dönüştü. Başın örtüsüzleşmesi, insanın dikey (göksel) irtibatını kesip bütünüyle yatay bir dünyaya hapsolmasının antropolojik tescili oldu. Kutsalın kamusal alandan kovulduğu ve piyasa dinamiklerine kurban edildiği bu yeni dünyada, kutsalın zırhı olan örtü de “ilkel bir anakronizm” ya da “özgürlük kısıtlaması” yaftasıyla değersizleştirilmeye çalışıldı.
Çıplaklığın Kırılganlığı ve Aşkın Huzur
“Namaz kılarken tek başımıza bile olsak neden örtünüyoruz?” sorusunun nihai cevabı, insanın kendi varlıksal konumunu idrak etmesinde saklıdır. İbadet, yaratıcıya bedenimizi ifşa etme veya O’na fiziki varlığımızı haber verme eylemi değildir; O’nun her şeyi kuşatan mutlak huzurunda haddini bilme, çiğlikten arınma ve fıtratı kuşanma terbiyesidir. Çıplaklık yaratılışın başlangıcındaki masumiyet hali değil, Cennet’ten düşüşün ve ilahi emrin çiğnenmesinin ardından zuhur eden bir utanç ve ontolojik mahrumiyet tablosudur; nitekim Hz. Âdem ve Havvâ yasak meyveden tattıklarında avret yerleri açılmış ve hemen cennet yapraklarıyla örtünmeye çalışmışlardır.
Tarihsel ve antropolojik seyir göstermektedir ki Willendorf’un örülü başlıklarından Orta Asur’un hür hanımlarına, Antik Roma’nın kurban sunan dindar yurttaşının capite velatosundan İslam’ın Kâbe’deki fıtri örtünme inkılabına kadar örtü, daima hürriyetin, hürmetin ve dokunulmazlığın kalkanı olmuştur. Çıplaklık ve örtüsüzlük ise tarih boyunca ya kölelere ve fahişelere reva görülen bir ceza ya da son yüzyılda kutsaldan koparılarak küresel kapitalizmin tüketim nesnesine dönüştürülen tek tip kitlelerin hazin bir savrulmasıdır.
Arapçadaki mağfiret, miğfer ve giffâre kavramlarının taşıdığı ortak kök hafızası, hakikati açıkça özetlemektedir: Örtünmek, fani ve kırılgan olan insanın, ilahi merhamet ve dokunulmazlık zırhına sığınmasıdır. Kul, tek başına kaldığı tenha bir odada seccadesine adım atıp bedenini ve başını örttüğünde, fiziki insan gözlerinden değil, bizzat kendi hamlığından, profanlığından ve tekinsizliğinden sıyrılmakta; Melik’in divanına yakışır metafizik bir asalet kuşanmaktadır. Örtü insanı saklamaz; onu korur, yüceltir ve ilahi huzurda varlıksal saygınlığa kavuşturur.
Etiketler:
#örtünme #tesettür #din













Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!