Giriş: Felaketin Sürekliliği ve Bir Planın İzleri

7 Ekim 2023 sabahı, Ortadoğu tarihine yeni bir dönüm noktası olarak kaydedildi. Hamas’ın başlattığı “Aksa Tufanı” saldırısı ve İsrail’in karşılık olarak yürüttüğü “Demir Kılıçlar” operasyonu, yalnızca bir çatışma silsilesini değil; aynı zamanda bölgesel dengeleri sarsan, binlerce sivilin yaşamını geri dönüşsüz biçimde etkileyen büyük bir insani krizi tetikledi. Bu olaylar zinciri, Gazze Şeridi’nin sadece bir çatışma alanı değil, aynı zamanda küresel ölçekte stratejik hesapların düğüm noktasına dönüştüğünü gösterdi.

Çatışmaların ardından uluslararası kamuoyunda ve diplomatik çevrelerde giderek belirginleşen bir söylem öne çıktı: Gazze’nin sivillerden arındırılması, başka bir ifadeyle bölgenin “boşaltılması”. Bu düşünce, yalnızca acil insani çözüm önerileri kapsamında değil; uzun vadeli nüfus mühendisliği planlarının, güvenlik stratejilerinin ve diplomatik pazarlıkların da bir parçası olarak ele alınmaya başlandı. Öyle ki, bu fikrin çeşitli kanallar aracılığıyla hem siyasi hem de kültürel bağlamda kabul görmesi için adım adım işleyen bir rıza üretim süreci şekillendi.

Bu yazı, tam da bu süreci anlamaya yönelik bir çabanın ürünü olarak kaleme alınmıştır. Amacımız, herhangi bir kişi, kurum ya da çevreyi hedef almak veya suçlamak değildir. Aksine, bu metin aracılığıyla çatışma sonrası ortaya çıkan söylemlerin içeriklerini, zamanlamalarını, hangi bağlamlarda nasıl ve kimler aracılığıyla dolaşıma sokulduğunu adım adım takip etmeye çalışacağız. Böylece hem oluşan düşünsel çerçevenin haritasını çıkarmak hem de bu çerçevenin nasıl bir toplumsal kabul zemini oluşturduğunu gözlemlemek istiyoruz.

Dolayısıyla bu yazı; anlamaya, tanımaya ve tarif etmeye yönelik bir çabadır. Olan biteni duygusal reflekslerle değil, serinkanlı bir gözle değerlendirmeye çalışacağız. Toplumsal rıza süreçleri, çoğu zaman sadece propaganda araçlarıyla değil; iyi niyetli çağrılar, insani duyarlılıklar ve tarihsel referanslar üzerinden de inşa edilir. Biz bu çalışmada, tam da bu katmanların nasıl bir araya geldiğini, hangi noktalarda birbirini tamamladığını ve nasıl bir yönelimle kamuoyunun karşısına çıkarıldığını dikkatlice izlemeye çalışacağız.

  1. Kırılma Noktası: Gazze’nin Tahliyesi Fikrinin Uluslararası Zemin Kazanması

Tehcirin Jeopolitiği — Yardım Karşılığı İnsan Transferi

7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı saldırısıyla İsrail’in Demir Kılıçlar Operasyonu arasında tırmanan çatışmalar, yalnızca bir savaş hali olarak kalmadı; aynı zamanda ilerleyen günlerde daha sistematik nüfus hareketleri tartışmasının zeminini oluşturdu. Yaşanan insani krizin büyüklüğü, bir süre sonra “Gazze’den sivillerin çıkarılması” meselesinin yalnızca bir güvenlik veya insani yardım konusu değil, jeopolitik planların da ana unsurlarından biri haline geldiğini gösterdi.

Bu çerçevede dikkat çekici ilk sinyallerden biri, 16 Ekim 2023’te kamuoyuna yansıyan “Türkiye’ye 500 bin Filistinlinin yerleştirilmesi” yönündeki duyumlar oldu. Bu iddia, resmi kaynaklarca teyit edilmese de, Ankara’da ve Türkiye’nin güney sınır bölgelerinde bu ihtimale yönelik hazırlıkların yapıldığı ileri sürüldü. Bu gelişmeden iki gün sonra, 18 Ekim’de kişisel notlarıma şu cümleyle bir kayıt düşmüşüm: “Belki de bu yaşananların hepsi İsrail’i Arapsızlaştırmak için bir alan açma projesinin parçası olarak düşünülmüştü. Göreceğiz bakalım.” Bu ifade, yalnızca sezgisel bir şüphe değil, takip eden gelişmelerle birlikte anlam kazanan bir öngörüydü.

6 Kasım 2023 tarihinde ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile yaptığı 2.5 saatlik görüşme sonrasında havaalanında yaptığı açıklamada “Gazze’den sivillerin çıkarılması konusunda önemli görüşmeler yaptık” ifadesini kullandı. Görüşmeye dair resmi bir açıklama yapılmazken, Blinken’ın sözleri dikkatle okunduğunda, yalnızca insani yardım değil, bölge ülkeleri üzerinden organize edilecek bir nüfus hareketliliği fikrinin diplomatik olarak da ele alındığı görülüyordu. Bu açıklama, 16 Ekim’de ortaya atılan iddialarla örtüşerek bu fikrin artık yalnızca bir “olasılık” değil, konuşulmaya başlanan bir “ihtimal” olduğunu ortaya koydu.

Bu diplomatik temasların ardından, 29 Kasım 2023’te Israel Hayom gazetesinde yer alan kapsamlı bir haber, sürecin daha geniş ölçekli bir plan dahilinde ele alındığını gözler önüne serdi. Haberde, ABD Kongresi’ne sunulan bir öneri kapsamında Gazze’den 2 milyon kişinin farklı Arap ülkelerine ve Türkiye’ye dağıtılması öngörülüyordu. Buna göre Mısır bir milyon, Türkiye yarım milyon, Irak ve Yemen ise 250’şer bin Filistinliyi kabul edecekti. Bu rakamlar, ilgili ülkelerin nüfus oranlarına ve ABD’den aldıkları dış yardımlara göre düzenlenmişti. Plan, açık biçimde “yardım karşılığı kabul” mantığına dayanıyordu. Bu durum, göçün artık yalnızca insani değil, ekonomik ve diplomatik bir pazarlık nesnesi haline geldiğini gösteriyordu.

Planın satır aralarında, Gazze’den çıkışın bir “zorunluluk” olduğu, bu zorunluluğun ise “ahlaki ve insani sorumluluk” kisvesi altında meşrulaştırılması gerektiği vurgulanıyordu. Bu yaklaşım, zorunlu yerinden edilmeyi “gönüllü göç” olarak kodlarken; bölge ülkelerinin bu sürece nasıl ikna edileceği sorusuna da ekonomik teşvikler ve stratejik destek vaatleriyle cevap veriyordu. Örneğin, “Mısır sınırlarını açmalı”, “Türkiye genç nüfus sorunu yaşıyor” gibi gerekçeler, bu planın yalnızca uluslararası düzeyde değil, yerel kamuoyları nezdinde de kabul görmesini sağlamaya dönük çerçeveler sunuyordu.

Tüm bu gelişmeler bir araya getirildiğinde, “Gazze’nin boşaltılması” meselesinin bir anda ortaya çıkmadığı, aksine diplomatik açıklamalar, basın haberleri ve kamuoyuna sunulan temalarla yavaş yavaş örülen bir fikri zemin üzerine kurulduğu görülmektedir. Bu zemin, yalnızca çatışmanın aciliyetine değil, aynı zamanda uzun vadeli nüfus politikalarına, ekonomik denklemlere ve bölgesel güç dengelerine dayanıyor. Buradaki temel mesele, insan hareketliliği üzerinden şekillenen bu yeni düzen fikrinin nasıl adım adım içselleştirilmeye çalışıldığıdır.

  1. Sessiz Bir Hazırlık: Siyaset Dili, Demografi ve Gölgedeki Koordinasyon

Demografi, Devlet Dili ve Hazırlık

Gazze’nin sivillerden arındırılması düşüncesi, uluslararası planda şekillenmeye başlarken, Türkiye içinde bu fikrin kabul edilebilirliğini artıran çeşitli söylem kanallarının da devreye girdiği görülüyordu. Bu noktada, 21 Ekim 2023 tarihinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklama önemliydi. Bahçeli, “Gazze’yi koruma ve kollama misyonunu üstlenmek bize ecdadımızın mirasıdır” sözleriyle, meseleyi tarihi ve manevi bir sorumluluk çerçevesine yerleştirdi. Bu çağrı, doğrudan bir göç planına işaret etmese de, Türkiye’nin bölgesel müdahil olma iddiasının ahlaki ve tarihsel bir gerekçeyle çerçevelenmesine zemin sundu.

Aynı dönemde kamuoyuna yansıyan “Türkiye’ye 500 bin Filistinlinin yerleştirilmesi” yönündeki duyumlar, artık yalnızca uluslararası diplomatik gündemle sınırlı olmayan, iç kamuoyunda da dikkatle izlenen bir sürecin gelişmekte olduğunu gösterdi. Herhangi bir resmi teyit olmamakla birlikte, bu iddia özellikle sosyal medyada ve bazı haber kaynaklarında yer buldu. Bu tartışmaların yürütüldüğü dönemde, doğrudan bağlantılı görünmeyen bazı açıklamaların da bu fikri zemin için hazırlık işlevi gördüğü dikkat çekiyordu.

Örneğin 12 Şubat 2024’te tarihçi Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Türkiye’nin güncel nüfus verileriyle ilgili yaptığı bir değerlendirmede artık “genç nüfusa sahip olmadığımızı” ve “nüfus artış hızımızın durma noktasına geldiğini” dile getirdi. Osmanlı’nın son dönemlerinde de benzer bir demografik zayıflığın yaşandığını vurgulayan bu açıklama, göçmen kabulü konusundaki gelecek tartışmalar açısından dolaylı ancak dikkat çekici bir bağlam sundu. Nüfus azalışı, genç nüfus açığı ve toplumsal yaşlanma gibi veriler, ilerleyen süreçte “neden kabul etmeliyiz?” sorusuna rasyonel gerekçeler oluşturacak biçimde işlev kazandı.

Bu zemin hazırlanırken sahadaki gelişmeler de farklı bir boyuta ulaşıyordu. Refah’ta sıkışan sivillerin tahliyesi için bireysel çabalar öne çıkmaya başladı. Şubat 2024 başında bazı Filistinli ailelerin Refah’tan çıkabilmek için yardım kampanyaları düzenlediği ve yalnızca parası olanların bu imkâna erişebildiği yönünde haberler dolaşıma girdi. Bu durum, sivil tahliyenin fiilen başlamış olduğunu ve sürecin belirli bir eşikte ilerlediğini gösteriyordu. Aynı günlerde sosyal medyada dolaşan ve özellikle dikkat çeken bir yorumda, “Bundan sonra tehcir edilenlerin dağıtılmasına sıra gelecek. Bakalım Mısır’a ve Türkiye dahil başka ülkelere ne rüşvetler verilecek” deniliyordu. Bu ifade, tahliyelerin bir insani yardımdan ziyade, stratejik bir paylaşım ve pazarlık sürecine dönüşmekte olduğunu açıkça işaret ediyordu.

Bütün bu gelişmeler bir araya getirildiğinde, Türkiye’nin süreçte oynayabileceği rolün hem içeride hem dışarıda adım adım şekillendiği görülüyordu. Açık bir plan sunulmaksızın, farklı düzlemlerde yürütülen açıklamalar, yorumlar, haberler ve sosyal medya etkileşimleriyle kamuoyunun belli bir algıya hazırlanması söz konusuydu. Bu hazırlık, doğrudan emir-komuta düzeni içinde değil; daha çok “toplumsal zemin yaratma” stratejisiyle ilerliyordu. Böylece herhangi bir gelişme gerçekleştiğinde, bunun “zaten beklenen, konuşulan ve gerekli görülen” bir adım olarak algılanması mümkün hale gelecekti.

  1. Kolonyal Fantaziden Kamuoyuna: Trump’ın “Riviera” Projesi

Lüks Proje Gibi Kurgulanan Tehcir

2024 yılının sonlarına doğru, Gazze’den sivillerin tahliyesine dair gelişmeler yalnızca sözlü beyanlarla sınırlı kalmadı; sahada gözlemlenebilen bazı fiziki hareketlilikler de bu yönde bir hazırlığın varlığına işaret etmeye başladı. Şubat ayının sonlarında sosyal medyada paylaşılan bir uydu görüntüsü analizine göre, Mısır yönetimi Sina Yarımadası’nda, Gazze Şeridi’nden tehcir edilecek siviller için hummalı bir altyapı çalışması yürütüyordu. Bu bilgi, resmi kanallar tarafından teyit edilmemekle birlikte, bölgedeki hareketliliği ve yapılanmaya dair endişeleri artırdı. Görüntülerin zamanlaması ve niteliği, çok önceden planlanmış bir yer değiştirme senaryosunun sahaya yansıyan ilk göstergeleri olarak yorumlandı.

Bu gelişmeden yaklaşık sekiz ay sonra, Ekim 2024’te Almanya’da bir gazeteci ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında geçen bir diyalog, doğrudan Filistin bağlamında yer almamakla birlikte, göç konusundaki yaklaşımı ve Türkiye’nin Avrupa nezdindeki pozisyonunu yeniden gündeme taşıdı. Gazetecinin, Almanya’nın özellikle suç işlemiş Suriyelileri iade etmek için Türkiye ile göç alanında işbirliği geliştirme isteğini sorması üzerine Erdoğan, “Suriye’den gelen mültecilere kapımız hep açıktır” yanıtını verdi. Bu söylem, yıllardır süregelen “göç kabul eden Türkiye” rolünün sürekliliğine işaret etmenin ötesinde, Türkiye’nin Batı için göç akınını yöneten bir tampon ülke olarak konumlandığını yeniden hatırlattı. Böyle bir söylem zemini, Filistin özelinde yapılacak benzer bir kabulü meşrulaştırmaya elverişli çerçevelerden biri haline geldi.

2025 yılına gelindiğinde süreç dramatik biçimde hız kazandı. Ocak ayında Donald Trump, ikinci kez ABD başkanı seçildi ve hemen ardından İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile bir araya geldi. 4 Şubat’ta gerçekleşen bu görüşme sonrasında, Trump’ın kamuoyuna sunduğu açıklamalar sürecin mahiyetini açıkça gözler önüne serdi. ABD’nin Gazze’yi “devralması” gerektiğini, bölgenin “Ortadoğu’nun Rivierası”na dönüştürülebileceğini savunan Trump, yalnızca askeri veya diplomatik bir müdahaleden söz etmiyor; açık bir şekilde topyekûn bir yeniden inşa ve yerinden etme planı sunuyordu. Bu vizyon, Gazze’nin mevcut yapısıyla “işe yaramadığı”, orada yaşamın sürdürülemeyeceği ve insanların daha iyi yaşam koşullarına kavuşturulması gerektiği gibi insani argümanlarla bezense de, önerilen çözümün merkezinde Gazze nüfusunun fiziki olarak bölgeden uzaklaştırılması bulunuyordu.

Trump’ın bu çıkışı, Jared Kushner’in daha önce öne sürdüğü gayrimenkul odaklı Gazze vizyonunun genişletilmiş bir versiyonuydu. Kushner’in 2023’te dile getirdiği öneri, Gazze’nin “temizlenip” kıyı şeridinin “değerli bir emlak alanı”na dönüştürülmesini savunuyordu. Trump ise bu fikri daha da ileri götürerek, Gazze’nin ABD mülkiyetine geçmesini, altyapısının Amerikan kaynaklarıyla yenilenmesini ve burada “kaliteli” yaşam alanları kurulmasını teklif etti. Bu açıklamalar, yalnızca Filistin halkının iradesini yok sayan değil, aynı zamanda uluslararası hukuka da aykırı bir yaklaşım içeriyordu. Ancak açıklamalar, İsrail sağı tarafından heyecanla karşılandı.

İsrail’in radikal sağ çevrelerinden, özellikle de Netanyahu’nun koalisyon ortağı olan ve daha sonra kabineden çekilen Itamar Ben-Gvir’den gelen açıklamalar, Trump’ın planının yalnızca bir ABD girişimi olmadığını; İsrail iç siyasetindeki aşırı sağ vizyonla da birebir örtüştüğünü gösterdi. Ben-Gvir’in Trump’a hitaben yaptığı “Donald, bu güzel bir dostluğun başlangıcı olabilir” paylaşımı, önerinin yalnızca bir fikir değil, ortak bir siyasal hayal olduğunu ortaya koydu. Böylece Gazze’nin “boşaltılması” ve “yeniden inşası” fikri, sadece insani ya da güvenlik odaklı değil, aynı zamanda ideolojik, ekonomik ve kolonyal bir vizyonun parçası olarak küresel söylemde yer edinmeye başladı.

  1. Hicret Retoriğinin Politik Anatomisi: Tehcir, Rıza Ve Taşeronluk Kıskacında Gazze

Dini Söylemin Stratejik İşlevi ve Kutsal Söylemle Paketlenen Zorunlu Göç

2025’in ilk aylarında, Gazze’deki insani krizin vahameti uluslararası kamuoyunda tartışılırken, Türkiye’deki muhafazakâr-medyatik aygıt dikkat çekici bir söylem dönüşümüne sahne oldu. “Hicret”, “ensar olmak” ve “can, topraktan önce gelir” gibi dini kavramlar, İsrail’in kitlesel tahliye planını stratejik bir geri çekilme ve dini bir vecibe olarak meşrulaştırmak için seferber edildi. Bu retorik, görünürde merhameti öne çıkaran insani bir çağrıydı; ancak arka planda zorunlu tehcirin toplumsal kabulünü inşa eden politik bir araçtı.

  1. SÖYLEM MEKANİZMALARI: DİNİ KAVRAMLARIN STRATEJİK DÖNÜŞÜMÜ
  2. Hicretin Tarihsel Anlamının Çarpıtılması

7 Nisan 2025’te etkili bir ilahiyatçının “Gazze için hicret vakti gelmedi mi?” sorusuyla başlattığı tartışma, hicreti Pasif Teslimiyet → Aktif Strateji dönüşümüne uğrattı. Medya, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretini “taarruz için geri çekilme”, “daha güçlü dönüş hazırlığı” gibi yorumlarla bugüne uyarladı. Bu anlatı, Filistinlilerin topraklarını terk etmesini yenilgi değil, imanî bir eylem haline getirerek, direnişi değil tahliyeyi kutsallaştırdı.

  1. Gazze’nin ‘Yaşanmaz Coğrafya’ İlanı ve Direnişin Anlamsızlaştırılması

Söylemin ikinci ayağı, Gazze’yi geri dönülemez biçimde yok edilmiş bir alan olarak kodlamaktı. “Hiçbir millet böylesine soykırıma direnmemeli”, “Gazzeliler daha fazla acı çekmemeli” gibi ifadeler, direnişi anlamsız bir fedakârlık gösterirken, boşaltmayı zorunlu insani yardım gibi sundu. Bu dil, İsrail’in şiddetini doğallaştırarak, çözümü Filistinlilerin sürgününde aradı.

  1. Temsil Krizi: “Gazzeliler Zaten Gitmek İstiyor” Kurgusu

Medya, sosyal medya figürleri ve kanaat önderleri, Gazzeliler adına konuşarak bir rıza miti yarattı. “Kapılar açılsa çoğu çıkacak”, “içeriden çaresizlik çığlıkları yükseliyor” gibi kanıtsız iddialar, tahliyeye direnenlerin sesini bastırdı. Bu söylem, zorunlu göçü onların arzusuymuş gibi gösterirken, yerinden edilmeyi bir lütfa dönüştürdü.

  1. POLİTİK EKONOMİ: TAŞERONLUK, DEMOGRAFİ VE ULUSLARARASI PAZARLIK
  2. Türkiye’nin Çifte Rolü: ‘İnsani Yardımcı’ mı, ‘Stratejik Taşeron’ mu?

Tehcir projesi, Türkiye’yi küresel sistemde kilit aktör haline getirdi. Bir yandan “ensar” kimliğiyle mültecileri kucaklayan dini lider, diğer yandan Batı’nın göç yükünü üstlenen sınır bekçisi rolü… Bu ikili pozisyon, Türkiye’yi ABD-İsrail planının uygulayıcı taşeronu yaptı. ABD’nin Mısır, Türkiye ve Yemen’e sunduğu mali yardımlar ile mülteci kabulü arasındaki doğrudan bağ, projenin insani değil ekonomik olduğunu kanıtlıyordu.

  1. Demografik Mühendislik: Nüfus, Ekonomi ve ‘Ümmetin Vebali’

Projenin iç meşruiyeti, demografik argümanlarla desteklendi. Prof. Afyoncu gibi figürlerin “nüfusumuz yaşlanıyor”, “genç işgücüne ihtiyacımız var” açıklamaları, 500 bin Filistinli’nin kabulünü ülke çıkarı ile meşrulaştırdı. Muhafazakâr medya ise bunu “ümmetin vebalini sırtlanmak” gibi dini bir görevle birleştirerek, göçü hem akılcı hem vicdani bir çözüm olarak kodladı.

III. RIZA ÜRETİMİNİN ÜÇLÜ MEKANİZMASI: VİCDAN, MOBİLİZASYON VE DIŞSALLAŞTIRMA

  1. Vicdan Tatmini: “En Azından Hayatlarını Kurtarıyoruz”

Toplumsal rızayı sağlamanın ilk adımı, eylemsizliği kurtarıcılığa dönüştürmekti. “Gitmek yaşam, kalmak ölümdür” ikilemiyle sunulan tehcir, Gazze’de kalmanın anlamsız bir intihar olduğu fikrini aşıladı. Bu söylem, İsrail’e karşı etkisiz kalan uluslararası toplumun vicdanını rahatlatan bir psikolojik çıkış işlevi gördü.

  1. Dini Mobilizasyon: Hicretin Seferber Edici Gücü

“Hicret” metaforu, salt bir kavram değil; toplumsal davranış yönlendiricisiydi. Dindar kitlelere şu mesaj verildi:

“Tahliyeye destek olmak, bir dini görevdir; bu ‘geri çekiliş’ ilerideki zaferin tohumlarını ekecektir.”
Bu söylem, direnişi kutsallaştırırken geri çekilmeyi kutsal bir strateji haline getirdi. Böylece hegemonik anlatı, camilerden sosyal medyaya kadar mütedeyyin bireyin zihnine nüfuz etti.

  1. Sorumluluğun Dışsallaştırılması: “Asıl Suçlu Ümmetin Acizliği”

Rıza üretiminin en pervasız ayağı, yaşanan trajedinin mağdurları suçlu ilan etmesiydi. “Gazze halkı bedel ödedi, sıra ümmette”, “biz aciz kaldık” gibi söylemler, İsrail’in soykırımını İslam dünyasının pasifliğine bağlayarak asıl failleri görünmez kıldı. Bu strateji, tepkileri “vicdansızlık”la damgalayarak eleştiriyi susturdu.

KUTSALIN SİYASETLE İMTİHANI

2025’te Gazze üzerinden örülen bu mekanizma, üç katmanlı bir politik operasyonu ortaya koyar:

  1. Kültürel Kodların İşgali: Dini kavramlar (hicret, ensar), toplumsal belleği manipüle etmek için araçsallaştırıldı.
  2. Küresel Taşeronluk: Türkiye, Batı’nın göç politikalarını uygularken insani liderlik imajını pazarladı.
  3. Rızanın Psikopolitiği: Vicdan rahatlatma, dini seferberlik ve suçu dışsallaştırma, direnişi nötralize etti.

Bu süreçte en trajik kayıp, Gazzelilerin iradesinin yok sayılmasıydı. “Onlar adına konuşan” söylem, Filistinlileri edilgen kurbanlar olarak sabitledi. Oysa gerçekte, Gazze halkı özgürlük için direnmeyi, zorla yerinden edilmeye tercih ediyordu.

Kutsal retorikle pazarlanan tehcir, siyasi çıkarların dini meşruiyet kılığına bürünmesinin küresel bir örneği olarak tarihe geçti. Unutulmamalıdır: Hakikati örten en parlak kılıf, bir gün kendi kutsallığını da tüketir.

  1. Toprak mı İnsan mı? Gazze’yi Boşaltmanın Anlamı

Bir Çıkmazın Karartılan Gerçeği

2025’in ilkbahar aylarında, daha önce temkinli biçimde dile getirilen “Gazze’nin tahliyesi” fikri, kanaat önderleri, gazeteciler ve dini referansı güçlü isimler tarafından doğrudan savunulmaya başlandı. Bu yönelimin en dikkat çekici yanı, sürecin artık yalnızca bir insani refleks değil, adeta akılcı ve manevi bir zorunluluk gibi sunulmasıydı. İlk başta “acıları dindirme” amacıyla ifade edilen düşünceler, giderek “direnmenin anlamsızlığına” ve “gitmenin ahlaki üstünlüğüne” evrildi. Bu değişim, yalnızca bir fikirsel kayma değil; aynı zamanda zihinsel sınırların kademeli olarak yeniden çizilmesiydi.

6 Nisan 2025’te hükümete yakın bir sosyal medya figürünün “Gazze’nin artık tahliye edilmesi gerektiğini” açıkça savunması, bu sınır aşımının sembolik eşiklerinden biri oldu. Bu çağrı, ilk bakışta duygusal bir yardım önerisi gibi görünse de, aslında “söz hakkı” olmayan bir halk adına yapılan bir yönlendirme anlamına geliyordu. “Ne kadar yiğit olursa olsun, hiçbir millet böylesi bir soykırıma direnmeye çalışmamalı” cümlesiyle birlikte, direnişin hem meşruiyeti hem de anlamı sorgulanır hale geldi. Bu söylemde “direniş” neredeyse “inat”, “yerinde kalmak” ise “öngörüsüzlük” olarak kodlanmaya başladı.

Bu söylem dalgasını bir gün sonra etkili bir ilahiyatçının köşe yazısı izledi. Yazıda “hicretin vakti geldi” denilerek, göç fikri dini bir strateji olarak konumlandırıldı. Hicretin tarihsel örneği olan Mekke’den Medine’ye geçiş, bugünün zorunlu tahliyesine model olarak sunuldu. Böylece, Gazze’den ayrılmak yalnızca bir zorunluluk değil, aynı zamanda “imanî bir kararlılık”, “daha iyi bir geleceğin adımı” olarak anlam kazandı. Bu anlatı, kolektif bellek içinde olumlu çağrışımlarla yüklü dini sembollerle iç içe geçirilerek, zorunlu göç fikrinin psikolojik kabullenme sürecini kolaylaştırdı.

Sürecin bu şekilde yönlendirilmesinde en etkili yapı taşlarından biri, 9 Nisan 2025’te yayımlanan bir köşe yazısıydı. Geniş muhafazakâr çevrelerde kanaat önderi olarak bilinen yazar, artık “başka coğrafyalara taşınma” fikrinin konuşulması gerektiğini dile getiriyordu. “Toprak mı, insan mı?” sorusunu ortaya koyarak, doğrudan “elbette insan” cevabını veriyor, böylece zorunlu tahliyeyi insani bir öncelik olarak kodluyordu. Yazar her ne kadar yazısında “bu, Siyonistlerin planlarına hizmet eder mi?” sorusunu yöneltse de, bu soruyu dengeleyici bir uyarı olarak değil, kaçınılmaz bir etik ikilem olarak sunuyordu. Neticede sunduğu çözüm yine aynıydı: belirli kotalarla Gazze nüfusunun başka ülkelere taşınması.

Buradaki temel sorun, bu yazıların —ve benzerlerinin— süreci çok yönlü ele alıyor gibi görünmesine rağmen, düşünsel çerçevenin sınırlarını belirleyen bir “ön kabul” üretmesidir. “Gitmek zorundalar ama onurluca gitmeliler”, “kurtarıyoruz ama gönüllü gibi sunuyoruz” türü söylemler, direnişi tartışmaya açmak yerine dışlayarak, tahliyenin meşruiyetini pekiştiriyordu. Bu noktada en kritik eksiklik, Gazze halkının kendi iradesine ve tercihine dair gerçek bir temasın neredeyse hiç olmamasıdır. Tahliye üzerine yapılan her tartışma, “onlar adına konuşanlar” tarafından yürütülmüş, gerçek bir söz hakkı tanınmamıştır.

Bu söylemsel inşa sürecinde en büyük kayıplardan biri de, direnişin kendisidir. Gazze halkının büyük kısmı, tüm kayıplara rağmen topraklarını terk etmeye niyetli değildir. Direnmek, yerinde kalmak, aidiyetini korumak onlar için yalnızca bir hak değil; kimliklerinin temelidir. Ancak kamuoyuna yansıyan tartışmalar, bu iradeyi sistematik biçimde dışarıda bırakmış, tahliyeyi kaçınılmaz ve insani bir çözüm gibi sunmuştur. Bu durum, yerinden edilmenin tarihsel travmalarını hatırlatır. 1948 Nakbası, 1991 Kuveyt sürgünü gibi örneklerde olduğu gibi, topraksızlaştırma bir kez başladığında geri dönüş neredeyse imkânsız hale gelir.

Sonuç olarak “Gazze’yi boşaltmak” fikri, yalnızca bir insani tahliye değildir. Bu, bir coğrafyanın siyasi, demografik ve kültürel olarak yeniden tasarımıdır. Ve bu tasarımın içinde Gazzelilerin ne söyleyecekleri değil, onlar adına kimlerin konuştuğu belirleyici hale gelmiştir. “Toprak mı, insan mı?” sorusu, bu yüzden eksik bir sorudur. Asıl mesele, toprağı olan insanın iradesi midir, yoksa insanı topraktan koparıp taşıyan planlar mıdır? Bugün yaşadığımız, bu sorunun cevabının topluca karartıldığı bir dönemdir.

  1. Sonuç: Toprağın, Hafızanın ve Rızanın Hatırası

Gazze, 2023 sonbaharından itibaren yalnızca savaşın değil, aynı zamanda bir zihinsel, stratejik ve toplumsal yeniden inşa planının sahnesi haline geldi. Bu süreçte gelişen söylemler, teknik terimlerin, insani çağrıların ve dini kavramların iç içe geçtiği bir söylem mimarisiyle örüldü. Tahliye, ilk bakışta “bir zorunluluğa merhametle eşlik etmek” gibi sunulsa da, gerçekte çok daha geniş bir anlam taşıyordu: bir halkın kökünden koparılması.

Planın temel hedefi Gazze’yi güvenli hale getirmek, İsrail’in geleceğini korumak ya da Gazzelilerin hayatını kurtarmak değil; bölgeyi Arapsızlaştırmak, direnişi fiziki ve sembolik olarak ortadan kaldırmaktır. Bu, yalnızca demografik bir müdahale değil, aynı zamanda hafızaya, toplumsal belleğe ve siyasal hakikate yapılan çok yönlü bir müdahaledir. Gazze’nin boşaltılması, bir yerin değil; bir varoluşun silinmesidir.

Bu stratejiye eşlik eden yerli aktörlerin rolü ise sıradan bir destek değil, ikna mühendisliğinin kurucu öğesidir. Kanaat önderlerinden medya figürlerine, akademisyenlerden dini otoritelere kadar geniş bir çevre, tahliye fikrinin içerideki karşılığını inşa etmeye yönelik sistemli bir söylem alanı oluşturdu. Bu alan, dini meşruiyet, vicdani rahatlatma ve stratejik zorunluluk kavramlarını iç içe geçirerek süreci doğal, hatta kaçınılmaz bir çerçevede sundu.

Sürekli tekrarlanan “insanı yaşatmak”, “hicret”, “ensar olmak” gibi kavramlar; tahliyeyi duygusal olarak kabule açık hale getirirken, yerinden edilmenin yapısal sonuçlarını görünmez kıldı. Oysa Gazze’den ayrılmak, yalnızca fiziksel bir hareket değil, siyasal, toplumsal ve tarihsel bir kopuştur. Bugün Gazze için konuşanların çoğu, Gazze halkının ne dediğini duymadan konuşmakta; onların sesini temsille değil, tahminle ikame etmektedir.

Hatırlanmalıdır ki, Filistinliler için toprak yalnızca bir “yer” değil; direnişin, hafızanın, yasın ve aidiyetin taşıyıcısıdır. Topraktan koparmak, yalnızca mekânsal bir yer değişikliği değil; anlamın yerinden edilmesidir. 1948’de, 1991’de ve şimdi 2025’te yaşananlar, farklı bağlamlarda ama aynı sonuca varan bir yazgının halkasına dönüşmektedir: kalıcı mültecilik. Ve her defasında, “gönüllülük” adı altında dayatılan zorunluluk, geride sessizleştirilmiş halklar ve meşrulaştırılmış planlar bırakmaktadır.

Bu yazı, süreci suçlamak için değil, anlamak ve tarif etmek için yazıldı. Çünkü rızayı şekillendiren söylemler, ancak görünür kılındığında etkisini kaybeder. Bu nedenle, anlatılanları birer iddia olarak değil; adım adım örülen yapının öğeleri olarak, açık kaynaklardan izlenebilir parçalar halinde sunduk. Anlamaya çalışmak, direnmenin en sessiz ama en direngen biçimidir. Ve belki de en gerekli olanı budur.

Bu hikâye henüz bitmedi. Gazze’deki insanlar hâlâ topraklarına tutunuyor, hâlâ kalmakta ısrar ediyor. Ve hâlâ onlar adına konuşanlar var. Bu nedenle biz de susmuyoruz. Süreci izlemeye, söylemi takip etmeye ve görünmeyeni görünür kılmaya devam edeceğiz.
Göreceğimiz günler var.

Yarım Kalan Projelerin Unutulmaz Organizatörü

Farklı İşler!

Profil 1

Nuri Bay

Profil 2

Nuri Sel*

Profil 3

Ferit Nakıs

Profil 4

Ömer Lütfi Ünbil

Profil 5

Nuri Bay v4.0

Kategoriler

Son yorumlar

Üst veri

Etiketler

Etiketler:

#gazze #rıza #analiz

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.