SİSİN ARDINI SEYREDEN ADAM
Hiç bu kadar zor olmamıştı
ansımak pencereleri, ağaçları
ve yarınları ve de acıyı
çan kulesi görünmez ve dilsiz
fakat bir haykırsaydı
o kederli hayaletin
iniltisiyle dolar taşardı çanları
Bir köşe, keskinliğini unutmuş—
acımasızlık da unutulmuş
bir kelime şimdi
bir zamanlar
kutsal saylanmış kandan
artakalan
solgun bir hınç lekesi
değişiverir her şey
sisin içinde
açgözlüler
kendinden emin yoksullardan
başka nedir ki
sadistler —
iğneleyici birer karikatür —
ve kibirliler:
başkasının cesaretiyle
yelken açmış gemiler
oysa mütevazı olanlar
görünmez hiç
ben bilirim perde ardını
o belirsizlik tülünün
bilirim uçurumun tam yerini
bilirim tanrının yokluğunun yerini
bilirim ölümün kesin adresini
ve senin olmayışının coğrafyasını
sis unutmak değil
geleceği yazılmış bir erteleme
Umarım bekleyiş
yıpratmaz düşlerimi
Umarım sis dolmaz ciğerlerime
ve sen, küçük kızım
çıkagelesin ondan
hoş bir anı gibi
yüze dönüşen
Ve sonunda bileyim
bıraktığını sonsuza dek
o lanetli havanın yoğunluğunu
gözlerin bulup kutlarken
durmaksızın uzattığım hoşgeldini.
Çeviren: Nuri Sel*
HOMBRE QUE MIRA A TRAVÉS DE LA NIEBLA
Me cuesta como nunca
nombrar los árboles y las ventanas
y también el futuro y el dolor
el campanario está invisible y mudo
pero si se expresara
sus tañidos
serían de un fantasma melancólico
la esquina pierde su ángulo filoso
nadie diría que la crueldad existe
la sangre mártir es apenas
una pálida mancha de rencor
cómo cambian las cosas
en la niebla
los voraces no son
más que pobres seguros de sí mismos
los sádicos son colmos de ironía
los soberbios son proas
de algún coraje ajeno
los humildes en cambio no se ven
pero yo sé quién es quién
detrás de ese telón de incertidumbre
sé dónde está el abismo
sé dónde no está dios
sé dónde está la muerte
sé dónde no estás tú
la niebla no es olvido
sino postergación anticipada
ojalá que la espera
no desgaste mis sueños
ojalá que la niebla
no llegue a mis pulmones
y que vos muchachita
emerjas de ella
como un lindo recuerdo
que se convierte en rostro
y yo sepa por fin
que dejas para siempre
la espesura de ese aire maldito
cuando tus ojos encuentren y celebren
mi bienvenida que no tiene pausas
Mario Beneditti
GİRİŞ
Sisle Gelen Bir Şiir, Kanla Başlayan Bir Çeviri
Mario Benedetti’nin Hombre que mira a través de la niebla adlı şiiriyle ilk karşılaşmam, hiç planlamadığım bir anda oldu. Bir sabah Bluesky platformunda gezinirken, kullanıcı @fatmaclksn’ın günaydın mesajında paylaştığı bir kitap fotoğrafı dikkatimi çekti. Kitabın açık sayfasında, sisle dolu bir dünyayı anlatan dizeler vardı. Gölgelerin içinde kaybolan çan kuleleri, görmezden gelinen zulüm, görünmeyen alçakgönüllüler… Ve beni çeviri sürecine sürükleyen o dize:
“Şehit kanı da sadece / soluk bir hınç lekesi artık…”
Bu satır ilk okunduğunda bende belirli bir çağrışım yarattı — güncel politik söylemler ve kişisel duygularım nedeniyle, neredeyse refleksif bir biçimde, “şehitlerimizin kıymetini bilmiyor, onları unutuyoruz” gibi bir anlam yükledim. Bu dizeyi, toplumun kolektif hafızasındaki boşluklara dair bir eleştiri olarak okudum.
Ama şiirin tamamını okudukça, bu satırın bana hissettirdiği anlamın aslında tam tersine, bir yergi olduğunu fark ettim. Benedetti, kahramanlık ve şehitlik gibi kavramların yüceltilerek nasıl araçsallaştırıldığını, sisin içinde silikleşmiş “şehit kanı” imgesiyle sorguluyordu. Onun ironisi, görünmeyen alçakgönüllülerle, başkasının cesaretiyle yürüyen kibirlilerle, ironinin doruğuna çıkmış sadistlerle aynı düzlemdeydi.
Bu fark ediş, 2020 yılında aldığım şu notu hatırlattı:
“Yaşasa rezil olacaklar, ölür kahraman olur. Ölüm toplumdan bir kurtuluştur.”

Benedetti’nin dizeleriyle bu cümlem arasında görünmeyen bir köprü kuruldu zihnimde. Sis kalkmadan önce, ölüm hep bir makyajdır. O an karar verdim: Bu şiiri baştan çevirecektim. Ama sadece dilden dile değil — kendi içimdeki sisin içinden geçerek, imgeleri Türkçeye taşımanın en doğru, en dürüst ve en şiirsel yolunu arayarak…
- ÇEVİRİ SÜRECİ
Teknik ve Duygusal Çatışmalar Arasında
Bir şiiri çevirmek, sadece kelimelerin anlamlarını değil, onların çağrışımlarını, tınılarını, sessizliklerini de bir dilden başka bir dile taşımaktır. Bu çeviride en çok zorlandığım yerler, anlamdan çok çağrışımın yükünü taşıyan dizelerdi. Benedetti’nin şiirinde “sis” yalnızca bir hava olayı değil; belirsizliğin, ertelemenin, unutuşun ve varlıkla yokluk arasındaki hayalet hâlin metaforuydu. Ve bu metaforun içinde, gerçekliğin şekli kayboluyordu: Çan kulesi görünmezdi, alçakgönüllüler görünmezdi, Tanrı yoktu, “sen” yoktun.
“La sangre mártir” ve Çeviri Etiği
İlk büyük kararsızlığım, İspanyolca metindeki “la sangre mártir” ifadesiyle başladı. Teknik olarak bu ifade, “şehit kanı” demekti. Ancak Benedetti’nin şiirinde bu söz, bir yüceltme değil, bir silinmeye işaret ediyordu. “La sangre mártir es apenas / una pálida mancha de rencor” — yani, “şehit kanı sadece / soluk bir hınç lekesi artık”. Buradaki “pálida” (soluk) ve “mancha” (leke) kelimeleri, kanın kutsal değil, neredeyse utanç verici veya unutulmuş bir iz hâline geldiğini düşündürüyordu.
Bu noktada çeviriyle ilgili temel sorulardan biriyle karşılaştım: Kelimeye mi sadık kalmalıyım, anlamına mı? “Şehit” kelimesi Türkçede çok yüklü ve kutsal bir bağlama sahiptir. Oysa Benedetti burada o kutsiyetin altını oymaktaydı. Bu nedenle “şehit” kelimesini doğrudan çevirmek, şiirin ironisini yok etme tehlikesi taşıyordu.
İşte tam bu noktada, yıllar önce defterime yazdığım cümle yeniden yankılandı içimde:
“Yaşasa rezil olacaklar, ölür kahraman olur. Ölüm toplumdan bir kurtuluştur.”
Bu cümle, ölümün toplum tarafından nasıl yeniden kurgulandığını, yaşayanların ayıplanıp ölenlerin yüceltildiğini ima ediyordu. Benedetti’nin şiirindeki “martyr” de tam olarak bu paradoksta konumlanmıştı. Kan, artık bir “yücelik” değil, ancak silik bir “hınç” izi olabiliyordu.
Bu nedenle ben, çeviride “şehit” kelimesinden bilinçli olarak uzak durdum. Onun yerine daha soyut, daha evrensel ve şiirin tonuna uygun bir ifade tercih ettim: “Solgun bir hınç lekesi.” Çünkü bazen doğru çeviri, doğru kelimeyi seçmemekle başlar.
İmge ve Yorum: Çan Kulesinden Sızan Kırık Işık
Bir diğer çeviri düğümü, “el campanario está invisible y mudo” dizesinde ortaya çıktı. Sözcük düzeyinde bu ifade, “çan kulesi görünmez ve sessiz” demekti. Ancak çan kulesi, hem dinsel hem mekânsal bir imge olarak, Latin Amerika şiirinde sıklıkla Tanrı’nın, zamanın ya da otoritenin simgesidir. Üstelik hemen ardından gelen “pero si se expresara / sus tañidos / serían de un fantasma melancólico” dizesiyle, bu sessizliğin bir hayalet yankısına dönüşeceği söyleniyordu.
Ben bu bölümü şöyle çevirmeyi tercih ettim:
“Çan kulesi görünmez ve dilsiz / fakat bir haykırsaydı / o kederli hayaletin / iniltisiyle dolar taşardı çanları”
Bu ifadeyle, hem sessizliğin şiddetini hem de olası bir sesin içerdiği derin hüznü vurgulamak istedim. Ayrıca “iniltisiyle çanların dolup taşması” gibi duyusal bir anlatımla, şiirin hem işitsel hem duygusal yükünü Türkçede canlı tutmayı amaçladım. Bu, orijinal dizeyi birebir karşılamak yerine, onun içsel yankısını yeniden inşa etmekti.
Şiir çevirisinde en çok hissettiğim şeylerden biri de şuydu: Bazen bir kelimeyi çevirmek için önce onun hangi sessizliği örttüğünü anlamalısınız.
- HEDEF: ANLAŞILABİLİR VE ŞİİRSEL TÜRKÇE
Günlük Dilden Şiire, Şiirden Günlük Duyguya
Bir çevirmenin karşısına çıkan en büyük zorluklardan biri, iki dile değil, iki dünyaya aynı anda ait kalabilmektir. Özellikle şiir çevirisinde bu denge, bıçak sırtında yürümek gibidir: Bir yanda özgün metnin şiirselliği, diğer yanda hedef dilin ritmi, çağrışım haritası, kültürel nabzı. Mario Benedetti gibi imgesel yoğunluğu yüksek, ama aynı zamanda doğrudan bir duygusallık taşıyan bir şairi Türkçeye kazandırırken, hem sade hem de şiirsel bir ton yakalamaya çalıştım.
Amacım, günlük Türkçeyle anlaşılabilir, ama aynı zamanda şiirsel yoğunluğu ve duygusal derinliği koruyan bir dille bu çeviriyi kurmaktı. Bu ikili dengeyi bazı metaforlar üzerinden daha iyi anlatabilirim.
“Başkasının cesaretiyle yelken açmak”
Orijinal metindeki şu dize:
“los soberbios son proas / de algún coraje ajeno”
Sözlük anlamıyla: “kibirli olanlar, başkasının cesaretinin pruvasıdır.”
Bu, soyut ama güçlü bir imgedir. “Proa” yani “pruva”, bir geminin yön verdiği ön kısmıdır. Buradaki kibirli kişiler, kendi cesaretleriyle değil, başkasının yönlendirmesiyle ilerlemektedir. Ancak “pruva” kelimesi Türkçede şiir dışı bir teknikaliteye hapsolmuş durumda. Oysa Benedetti’nin burada yaptığı şey, bir karakter eleştirisini şiirsel bir denizcilik metaforuna dönüştürmek.
Ben de bu anlamı koruyarak, Türkçeye daha akıcı ve çağrışım zenginliği olan bir mecazla taşımayı seçtim:
“Başkasının cesaretiyle yelken açmak.”
Bu ifade, kibirli insanların kendi cesaretlerinden değil, ödünç alınmış bir güvenden beslendiğini gösteriyor. Aynı zamanda Türkçede yerleşik bir deyim tadı taşıdığı için okurda hem tanıdık bir etki yaratıyor hem de şiirin metaforik gücünü canlı tutuyor.
“Durmaksızın uzattığım hoşgeldin”
Orijinal dizeler:
“cuando tus ojos encuentren y celebren / mi bienvenida que no tiene pausas”
Doğrudan çeviri: “Gözlerin benim kesintisiz hoş geldinimi bulup kutladığında…”
Bu ifade, şiirin sonunda yoğunlaşan hasret, umut ve bekleyiş duygusunu taşır. Ama İspanyolcadaki “mi bienvenida que no tiene pausas” (duraksız/kesintisiz hoş geldinim), Türkçede doğrudan çevrildiğinde duygusal etkisini yitiriyor. Cümle ya aşırı teknikleşiyor ya da mekanikleşiyor.
Bu yüzden ben bu bölümü, duyguyu merkeze alarak yeniden yapılandırdım:
“Gözlerin bulup kutlarken / durmaksızın uzattığım hoş geldini.”
Buradaki “durmaksızın uzattığım” ifadesi, hem o süregiden bekleyişi hem de bitmeyen bir karşılamaya duyulan arzuyu yansıtıyor. Hoşgeldin burada bir sözcük değil; bir jest, bir adanış, bir direniş hâli. Bu dizenin hedefi sadece orijinalin anlamını aktarmak değil, onun taşıdığı duyguyu ve ritmi Türkçeye ait bir nefese dönüştürmekti.
“Kızım” mı, “Küçük kızım” mı?
Belki de çevirinin en hassas ve sessiz yerlerinden biri, şiirin şu satırıydı:
“y que vos muchachita / emerjas de ella…”
Yani: “ve sen küçük kız, onun (sisin) içinden çıkagelesin…”
Buradaki muchachita sözcüğü, hem küçültme ekiyle sevgi yüklü hem de sesiyle içten bir hitap barındırıyor. Ancak Türkçede “küçük kız” demek, şiirsel olmaktan çok pedagojik bir ifade gibi durabiliyor. Öte yandan sadece “kızım” demek de, orijinaldeki şefkati ve duygu yoğunluğunu eksik bırakıyor.
Ben burada “küçük kızım” demeyi tercih ettim.
“Ve sen, küçük kızım, o sisin içinden çıkarsın…”
Bu ifade, şairle hitap edilen kişi arasında daha kişisel, daha sevgi dolu bir bağ kuruyor. Şiir boyunca bahsi geçen “sen” figürünün bir “kayıp sevgili” mi yoksa “evlat” mı olduğu belirsiz. Bu belirsizlik bence şiirin gücünün bir parçası. Ama “küçük kızım” tercihi, bu belirsizlikten kopmadan, Türkçede daha sıcak, daha kırılgan bir sesleniş tonu kuruyor. Çünkü bazı dizelerde anlamı değil, sesi çevirmek gerekir.
- BAŞKA BİR ÇEVİRİYLE KARŞILAŞMA
Sis Perdesini Kaldırmak
Şiiri kendi çevirimle tamamladıktan sonra, Bülent Kale’nin Mario Beneditti’den çevirdiği Aşk Kadınlar ve Hayat eserinde yer alan çevirisini yeniden okudum. Bu çeviride şiirsel dil ve kimi imgeler (özellikle son dizedeki “çınlayıp duran hoşgeldin’imi”) Türkçede etkileyici bir tını yakalamıştı. Ancak şiirin felsefi omurgasını oluşturan dört dize, çeviride anlam kaymasına uğramıştı:
Orijinal:
“sé dónde está el abismo
sé dónde no está dios
sé dónde está la muerte
sé dónde no estás tú”
Yayınlanmış Çeviri:
“Biliyorum uçurumu
Biliyorum Tanrı nerede
Biliyorum ölümü
Biliyorum sen neredesin”
Buradaki kritik fark: Yokluğun bilgisi, varlığın bilgisine dönüştürülmüştü. Benedetti’nin “Tanrı’nın olmadığı yeri bilmek” vurgusu, teolojik bir yargıdan çok varoluşsal bir boşluğa işaret eder. Şair, Tanrı’nın kendisini terk ettiğini değil, hiç var olmadığını imler. Aynı şekilde “senin olmadığın yer” ifadesi, yokluğun coğrafyasını tarif eden bir pusuladır. Çeviride bu “delikler” kapatılarak şiirin temel cesareti – yoklukla yüzleşme iradesi – törpülenmişti.
Şiirsel Parlaklık ve Anlamsal Kırılma
Yayınlanmış çevirinin başarılı olduğu noktalar da yok değildi:
- “Beliriverirsin sislerin içinden…” → “Beliriver-“ fiili, umudun ani zuhurunu mükemmel yansıtıyor.
- “Çınlayıp duran hoşgeldin’imi” → “Çınlayıp duran” sözcüğü, şiirin çan metaforunu işitsel bir yoğunlukla taşıyor.
Ancak bu parlaklık, şiirin eleştirel tonu pahasına elde edilmişti. Örneğin “la sangre mártir” ifadesinin “şehit kanı” olarak çevrilmesi, teknik doğruluk taşısa da Benedetti’nin bu kavramı yüceltmek için değil, kahramanlık mitlerinin sis perdesini sorgulamak için kullandığı gerçeğini karartıyordu. Oysa şair, “görmezden gelinen alçakgönüllüler” ve “başkasının cesaretiyle yürüyen kibirliler” ile aynı düzlemde şehitliğin araçsallaştırılmasını ironize eder.
Sis, Metafor ve Çevirinin Sorumluluğu
Bu karşılaştırma, çevirmenin yalnızca dizeleri değil, sisin ardındaki hakikati taşıma sorumluluğunu hatırlattı bana. Kale’nin çevirisi estetik açıdan değerli olsa da, Benedetti’nin devrimci poetikasını – “gölgelerin içinde kaybolan çan kuleleri” gibi imgelerle ördüğü toplumsal eleştiriyi – yumuşatmıştı.
Kendi çeviri anlayışımda ise şu ilke öne çıktı:
“Bazı dizeler ışıkla değil, gölgeyle aydınlanır.
Çeviri, şiirin içindeki karanlığı ve boşluğu
yeni dilde yeniden inşa etmektir.”
Bu nedenle “sé dónde no estás tú” dizesini “Biliyorum senin olmadığın yeri” diye çevirirken, yokluğun coğrafyasını Türkçenin sınırlarına kazıdım. Çünkü Benedetti’nin sisleri, makyajlanmış yalanları değil; hakikatin çıplak hatlarını göstermek için vardı.
- Çeviri Etikası ve Sorumluluğu
Bir şiiri çevirmek, onu başka bir dile geçirmek değil yalnızca; onu yeniden yazmak, yeniden var etmek demek. Ama her yeniden yazım, her şiirsel yorum, kaçınılmaz biçimde bir seçimi, hatta bir dışlamayı beraberinde getiriyor. O nedenle, çeviride neyi tuttuğunuzdan çok, neyi dışladığınız da belirleyici oluyor.
Mario Benedetti’nin “la sangre mártir” ifadesini “şehit kanı” olarak çevirmemeyi seçtiğimde, bu yalnızca kelime düzeyinde bir sadakat meselesi değildi. Bir terimi birebir çevirmekle onun çağrışım yükünü taşıyıp taşımadığı arasında kalın bir sis vardı. “Mártir” kelimesi İspanyolcada dinî ya da politik bağlamlarda yüklü, ancak şiirin genel melankolik, zaman-dışı tonuyla çelişecek kadar yerel ve tarihsel bir çağrışıma sahip. Bu nedenle “şehit” sözcüğünün Türkçede yüklendiği ideolojik anlamı taşımak istemedim.
Çünkü çeviri yalnızca bir metni değil, o metne yüklenen tarihsel, kültürel ve duygusal ağırlıkları da taşır — ya da bırakır. “Şehit” demek, bazı bağlamlarda ulvi bir ölümü yüceltmek olur. Ama Benedetti’nin şiirinde “şehadet” yüceltilmiyor; aksine, bir solgunluk, bir geçicilik, neredeyse silik bir iz gibi geçiyor. “Solgun bir kin lekesi” derken, o kanın kutsallığından değil, geçmişte kalan ama hâlâ rengini bırakmış bir öfke kalıntısından söz ediyoruz. İşte tam da burada çevirmen, etik bir tercih yapmak zorunda kalıyor.
Benzer şekilde, “sé dónde no estás tú” dizesini çevirmek, neredeyse felsefî bir tercih haline geliyor. “Senin olmadığın yeri bilmek” ile “sen neredesin” demek arasında, yalnızca anlam farkı değil, varoluşsal bir ton farkı da var. Yokluk bilgisi, bazen varlığın bilgisine üstün gelir — çünkü yas, ancak yoklukla tanımlanabilir. Bu nedenle, o yokluğu Türkçeye taşırken, sözcüklerin değil, boşluğun çevrilmesi gerektiğini düşündüm.
Şiir çevirmeni, çoğu zaman görünmeyeni çevirmeye çalışır. Ve bu da çeviriyi teknik bir zanaatten çok, etik bir sorumluluk alanına dönüştürür. Çünkü bazen bir imgeyi çevirirken, aslında onun neyi ima ettiğini değil, neyi sakladığını taşırız. Benedetti’nin sisle örttüğü yerleri Türkçede yeniden açarken, kendi sisimizi de oraya bulaştırırız.
Bu yüzden çeviri, yalnızca başka bir şiiri değil, çevirmenin kendi duyarlığını da ifşa eder. Bir gölgeden heykel yontmak gibidir bu: Elinizde somut hiçbir şey yoktur ama sizden beklenen, o boşlukta bir yüz, bir şekil, bir anlam yaratmanızdır. Ve bazen, o anlamın kendisi, en çok da söylemediğiniz yerde, bıraktığınız boşlukta kendini belli eder.
- Kapanış – Sis Dağılırken Yüzün Beliriyor mu?
Çeviri sürecinin sonunda, hâlâ tek bir sorunun peşindeydim: Sis dağılınca ne kalır geriye? Bir şiiri çevirmek, belki de en çok bunu öğrenmeye çalışmaktır. Geriye ne kaldığı. Ne korunduğu. Ne kaybedildiği.
Benedetti’nin dizeleri arasında dolaşırken, en çok son kıtanın gölgesinde oturdum. O kırılgan umutla, o solgun seste:
“Ve sen küçük kızım, çıkagelesin ondan hoş bir anı gibi yüze dönüşen…”
Bu dizeyi çevirmek bir anlamda şiiri çevirmekle eşdeğerdi. Çünkü bu tek satıra sığmıştı şiirin hem bekleyişi hem özlemi hem de umudu. “Yüz” — görünmek, var olmak, tanınmak… Aynı zamanda “anı” — geçmişte kalmış, bulanık, ama yeniden canlanabilir bir şey. Bu iki kavram arasında gidip gelen bir duyguyu taşıyordu şiir: Gidenin geri dönme ihtimaliyle, ama bir hayal olarak; bir zamanlar sevdiğin birinin yüzüyle, ama artık yalnızca hatırlanan hâliyle.
Türkçeye aktarırken şunu fark ettim: Bu yüzü çizebilmek yalnızca kelimelerle değil, kelimelerden çekilerek de mümkün. Bazen söylemeden, bazen eksilterek, bazen yalnızca boşluğu göstererek. Çünkü çeviri sadece bir metinle değil, bir yoklukla da konuşur. Ve bazen en çok da o yokluk, en hakiki olanı söyler.
“Durmaksızın uzattığım hoşgeldini” derken, ben de kendi bekleyişimi, kendi yüzümü o sisin içinden çekip çıkarmaya çalışıyordum belki. Benedetti’nin kızı mıydı o? Sevdiği bir hayal mi? Yoksa kendi içindeki masumiyetin yankısı mı? Hiçbirinden tam emin değilim. Ama biliyorum ki, her çeviri, çevirmenin de bir yüzünü ortaya çıkarır — çoğu zaman kendi görmekten bile çekindiği bir yüzünü.
Sis dağılırken, yalnızca oradaki kişi değil, sen de açığa çıkarsın.
Ve belki en sonunda, gerçekten çevrilmiş olan, şiir değil, sensindir.
Sonnot:
Bu yazıda yer alan karşılaştırmalı değerlendirmeler, hiçbir şekilde şiirin daha önceki çevirmenine — Sayın Bülent Kale’ye — yönelik bir küçümseme ya da saygısızlık amacı taşımaz. Tam tersine, Benedetti gibi çok katmanlı, şiirsel derinliği yüksek bir şairin eserine Türkçede ses verme cesareti, tek başına büyük bir takdiri hak eder. Bu yazıda benim üstlendiğim şey, kendi duyarlığım ve imge evrenim içinden bu şiiri anlamaya ve çevirmeye çalışmak; başka bir yorumla diyaloğa girmekti.
Bir şiirin tek bir çevirisi olmaz. Her çeviri, şiirin bir yönünü aydınlatırken başka bir yönünü gölgede bırakır. Dolayısıyla bu metni, bir “haklılık” iddiası olarak değil, çok sesli bir şiir ikliminde kişisel bir yankı olarak okumak daha doğru olacaktır.
Etiketler:
#şiir #çeviri #ispanyolca #beneditti













Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!