bir korudan geçtim.
bir korudan
kendimi çoğaltan uzun harflerin arasından geçtim.
her ağaç
dünyanın ilk yazısından kalmış
dik bir sessizlikti.
kabuğunda çocukluğun unutkan alfabesi,
içinde henüz söylenmemiş odalar.
güneş
kimsenin bilmediği bir yerden
gecikerek ulaşıyordu bana.
ışığın da bir geçmişi olur.
onu ilk kez orada öğrendim.
insan yürür,
gölgesi beklemeyi bilir.
bir gölge
bir insandan daha eski olabilir.
sonradan söylendi;
o koruya ilk girenin güneş olmadığı.
önce gölgeler gelmişti.
uzun, sessiz,
kimsenin omzuna değmeden yürüyen gölgeler.
ağaçlar onları tanımış görünüyordu.
ağaçların birbirini tanıması,
insanların birbirini unutmasından daha eski bir bilgidir.
bunun üzerinde durulmadı.
bir süre sonra
ışığın geldiği görüldü.
gelmek denirse.
daha çok,
ince gövdelerin arasından
kendisini eksilte eksilte ilerleyen
utangaç bir şeydi.
hiçbir yere yetişmiyordu.
sadece
dünyanın gecikmesini ölçüyordu.
bunun üzerinde de durulmadı.
o gün orada bulunacaklar,
yeryüzünün aslında dikey durduğunu söyler
ve ağaçların birbirine yaslanmadığını
birbirlerinin yalnızlığını taşıdıklarını yalnızca
bunu şehir anlamaz.
şehrin insanı her şeyi omzomza sanır.
oysa dünya
arada kalan boşluklarla hayatta durur.
iki gövde arasındaki ince hava,
bir ömrün konuşamadığı bütün cümlelerden daha güvenlidir.
ağaçlar arada kalan boşluklarla büyür
sessizce, sessizlikle
belki bu yüzden
annemin sustuğu günler geliyor aklıma.
insan da en çok konuşulmayan yerden büyüyor.
toprak,
ayağımın altında değil,
içimde yürüyordu.
çimenler
yeşil olmayı değil,
zamanı biliyordu.
her ot,
bir saatin unutulmuş ibresiydi.
bastıkça
çocukluğum biraz daha eziliyor,
ezildikçe
daha belirgin kokuyordu.
bazı mevsimler
yalnızca ezilince açılır.
nane gibi.
hatıra gibi.
ağaçlar,
göğe çıkmak için büyümemişlerdi.
göğün aşağı inebilmesi için
ince sütunlar bırakmışlardı.
bunu ilk kim düşündü,
bilinmiyor.
ama kuşların
uzun zamandır bu konuda konuşmadıkları fark edildi.
yapraklar da.
rüzgâr geldiğinde
konuşmak yerine
yer değiştirmeyi seçtiler.
sonradan,
korunun ortasında görülen açıklığın
bir yol olmadığı anlaşıldı.
yol sanılmıştı.
oysa yalnızca
ışığın nefes almak için bıraktığı boşluktu.
bazıları
orada çocukluk gördüklerini söylediler.
bazıları,
eski bir evin avlusunu.
bir kadın,
çamaşır ipine asılmış beyaz gömleklerin
aynı açıklıktan geçtiğini anlattı.
bir adam,
babasının sesini.
hiçbiri birbirine benzemiyordu.
demek ki
hatıra aynı yerden geçiyor,
herkese başka yüz gösteriyordu.
ağaçların bu konuda hiçbir açıklaması olmadı.
zaten onların
kendilerini anlatmak gibi kötü bir alışkanlıkları yoktu.
sadece duruyorlardı.
insanların yüzyıllardır yapamadığı kadar.
sonra,
güneş biraz daha alçaldı.
hayır.
bunun güneşle ilgisi olmadığı söylendi.
dünyanın,
ışığı taşırken yorulduğu konuşuldu.
uzayan gölgeler
vakitten değil,
yorgunluktan doğuyordu belki.
bir kuş geçmedi.
ama gökyüzü
kanatlarını toplamış bir kuş kadar sessizdi.
sessizlik
hiçbir zaman sesin yokluğu değildir.
bir şeyin
adını değiştirmesidir.
ormanda buna akşam derler.
insanda başka bir şey.
kimse kesin konuşmadı.
kesinlik,
ormanlara yakışan bir kelime değildi.
bir çocuk
iki gövdenin arasından koştu.
arkasında hiçbir şey değişmedi.
yalnız,
çimenlerin bir kısmı
bir süre daha yeşil kaldı.
bunun da kayda geçirilmesi istendi.
akşam yaklaşırken
kuşlar görünmedi.
sesleri de.
gökyüzü,
içinden bir şey eksilmiş büyük bir ev gibi
sessizce yukarıda durdu.
kimse başını kaldırmadı büyümek için.
orada küçülmek gerekiyordu.
ancak küçülenler,
ağaçların arasındaki o ince boşluğu görebiliyordu.
sonradan,
bir fotoğraf bulundu.
ilk bakışta
ağaçlar görünüyordu.
biraz daha uzun bakılınca
ışık.
daha da uzun bakılınca
kimsenin söylemediği yıllar.
fotoğrafın içinde
hareket eden hiçbir şey yoktu.
ama bakan herkes,
içinden geçmiş gibi döndü.
işte bu yüzden
o korunun yerini tarif etmekten vazgeçtiler.
haritalar,
yalnızca gidilebilen yerleri gösteriyordu.
orasıysa
insanın ancak
hatırladığı kadar var olabiliyordu.
güneş biraz daha yükseldi.
hayır.
ben alçaldım.
akşam yaklaşırken
gölgeler uzamadı.
ben onların içine doğru kısaldım.
içimde yıllardır açık duran
eski bir çekmece kapandı.
içinden
bir yaz çıktı.
karpuz kesilirken duyulan bıçak sesi.
ıslak toprak.
yıkanmış çarşafların rüzgârı.
uzakta bir traktör.
kimsenin artık kullanmadığı
bir “geliyorum.”
hatırlamak
eşyanın değil,
ışığın işidir.
dışarı çıktığımda
koru arkamda kaldı
gölgeler uzadı,
uzadı yıllar.
insan
bir manzarayı terk edebilir.
ama gördüğü ışığın
içinde yaşamaya devam eder.
şimdi ne zaman
uzun bir gölge görsem,
bir ağacın değil,
henüz bana ulaşmamış
eski bir günün yanından geçtiğimi sanıyorum.
ve bazen,
bütün hayatın,
güneşin ağaçların arasından
kendine yol bulması kadar
ince,
gecikmiş,
ama inatçı olduğuna inanıyorum.
çünkü bazı korular
ağaçlardan yapılmaz.
insan,
kendi içindeki ışığa
ulaşabilmek için
yıllarca
aynı sessizliğin içinden yürür.
Çankırı – 04/07/2026
Etiketler:
#şiir













Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!