“mektuplarını son bir kez okumadan
yakmak istemedim.”
ateşin de bir okuma biçimi vardır çünkü.
dili dolar koynuna, boğar,
boğar ve salar rüzgara,
salar ve savurur küllerini
kül dediğin yanmış harflerin emekliliği
kâğıt dediğin, bir ağacın unutkanlığı
ve ateş acele eden bir tercüman
masanın üstüne yaydım senleri.
bir sonbahar, ceplerinden dökülen fişler gibi.
bir istasyon saati kadar yorgun,
bir tramvay zili kadar eskiydin.
bir posta pulu kadar ülkesiz,
bir zarf kadar katlanmış akşam.
masada akşam vardı.
bir bıçak kadar yalnız,
bir elma kadar dünya.
pulların üstünde eskimiş hükümetler,
eskimiş kuşlar,
eskimiş sen.
ilk mektubun açılınca odanın içinden bir deniz geçti.
ne tuzu kaldı şimdi ne de kıyısında bekleyen martılar.
yalnız birkaç mavi leke, zarfın köşelerinde unutulmuş gökyüzleri.
uzandım gökyüzüne elim bir mektuba daha değdi
mektubu açınca odaya eski bir saat girdi.
dakikaları cebinde taşıyan,
tik tak yerine pas kokan bir saat.
bir mektubu daha açtım, içinden bir pencere çıktı.
pencerenin içinden yağmur.
yağmurun içinden bir metrobüs.
metrobüsün içinden adını unuttuğum bir yüz.
insana en çok unuttuğu şeyi hatırlatan bir yüz.
leke leke gökyüzüne uzandım unutayım diye
elimden mektup devrildi
bir yerinden sen düştün masaya.
bir yerinden yağmur.
bir yerinden kimsenin kullanmadığı eski bir gelecek zaman.
sonra harfler yürümeye başladı.
biri pencereye çıktı,
biri bardağın içinde yüzdü,
biri gidip duvardaki çivinin yanına oturdu.
mürekkep, kâğıdın damarlarında dolaşan kara bir yaz mevsimi.
dokundum. parmağıma biraz akşam bulaştı.
biraz deniz. biraz da yarım bırakılmış bir cumartesi.
bazı kelimeler senden ayrılmıştı çoktan.
insan nasıl ev değiştirirse öyle.
“sevgi” mesela. başka bir kadının balkonunda çamaşır asıyordu şimdi.
“beklemek” kasabanın dışındaki boş arsada uçurtma satıyordu.
“biz” çoktan kapanmış bir dükkânın tabelasıydı.
tozunu üfledim. bir yaz mevsimi çıktı içinden.
karpuz kabukları, sinekler, ikindiyi eğri taşıyan gölgeler,
ve sen.
bazı cümlelerin hâlâ çalışıyordu.
eski bir fabrikanın gece vardiyası gibi.
bir yerlerde “gelirim” diyordun mesela,
ve o kelime yıllardır kimsenin inmediği bir peronda bekliyordu.
ne tuhaf. yıllardır gelmeyen bir kelime
hâlâ gelecek zamanla konuşuyordu.
bazen tren gider, istasyon kalır.
bazen istasyon gider, bir düdük kalır geriye.
bazen yalnız pas.
bir insanın gidişi ne kadar sürer? bunu senden öğrendim.
önce ses gider.
sonra yüz. sonra birlikte bakılmış vitrinler.
en son, hiç önemi yok sanılan şeyler:
çay kaşığının bıraktığı halka,
bir düğmenin gömleğe tutunuşu,
cebinde unutulmuş küçük bir gökyüzü
yağmurun camdaki eğik yazısı.
bir mektupta saçların vardı.
bir mektupta gözlerin.
bir kuyunun dibinde duran
iki akşam taşı.
bir mektupta ayrılık.
mektuplarını okudukça ölmediğini fark ettim bazı şeylerin.
mesela bir akşamüstü, sarı bir otobüs durağında üşüyen gençliğimiz.
mesela bir bakkalın önünde beş kuruşluk umutlarla yapılan alışverişler.
mesela dünya dönsün diye iki kişinin aynı gökyüzüne bakması.
bir çocuk yanlışlıkla büyümüş gibi
ben de yanlışlıkla inanmış.
insan bazen bir ömür boyunca aynı yanlışlığı sever.
sonra şaşırdım.
bunca yıl beni senden çok senin yazın terk etmiş.
mürekkebin çekildiği yerlerde küçük çukurlar vardı.
parmağımla dokundum.
bir zamanlar kalbinin bulunduğu yerlere arkeolog gibi.
bir mektupta güldüm.
nasıl da ciddiye almışız hayatı.
sanki bütün bulutlar bizim yüzümüzden yağacakmış.
sanki devlet daireleri, takvimler, köprüler,
hatta ayın karanlık yüzü bizim ayrılığımızı bekliyormuş.
oysa dünya bizsiz de sakince eskimiş.
bir terzinin camında mankenler değişmiş.
bir kahvenin adı unutulmuş.
bir sokak kedisi bizim yerimize yaşamış bazı öğleden sonraları.
bunu görünce içimdeki öfke biraz küçüldü.
insan bazen nefret ettiği şeyi değil,
yarım kalan cümleyi taşır yıllarca.
ben galiba senden çok
tamamlanmayan bir virgülü özlemişim.
gece ilerledikçe masanın üzerindeki mektuplar
küçük beyaz teknelere dönüştü.
küçük beyaz tabutlar gibi değil; hayır.
daha çok göç etmeye hazırlanan kuşlar gibi.
her biri bir mevsimi sırtlamış.
her biri başka bir göğün altında yaşlanmış.
birini gözümün içine sürdüm.
birini alnıma.
birini sustum.
sustuğum mektup en çok konuşandı.
son mektubu okurken ellerim titremedi.
bu iyiye işaretti.
insan bazı acıları iyileştirmez.
sadece onlarla aynı evde yaşamayı öğrenir.
gece ilerledikçe harfler yer değiştirdi.
a, pencereye çıktı.
s, sigarasını yaktı.
r, eski bir iskelede balık tuttu sabaha kadar.
ben, alfabenin dışına düştüm.
bir süre hiçbir dile ait olmadım.
sonra külü düşündüm.
kül, ateşin mezarı değildir.
ateşin hafızasıdır.
yanmış şeylerin göğe bıraktığı parmak izi.
sobaya ilk zarfı attım.
alev, senin adını bir anlığına ışık yaptı.
sonra hiçbir şey.
ikinci zarfı attım. bir çocukluk yandı.
üçüncüsünde bir istasyon.
dördüncüsünde yağmurlu bir pazar.
bir bahçe eksildi dünyadan.
bir ikindi. adını koyamadığım bir kuş.
alev yükseldikçe duvardaki gölgeler
yer değiştiren ülkeler gibi büyüdü.
bir sandalye yaşlandı.
bir perde göç etti.
bir sessizlik öbür sessizliğin omzuna başını koydu.
dışarıda ay, çatısından su sızdıran eski bir han.
yıldızlar, geceyi tamir etmeye çalışan çıraklar.
ben, külle rüzgâr arasında sıkışmış bir parantez.
kül yükseldikçe hafifledim sandım.
ama insanın yükü yanan şeylerde değilmiş.
meğer taşıdığım, o mektuplar değilmiş
de onları yıllarca yakamamış olmakmış.
meğer taşıdığım, hatıralar değilmiş.
hatıraların gölgesiymiş.
eşyanın akşam tarafıymış.
bir zamanlar yaşanmış olmanın kemik sızısıymış.
sabah olduğunda masanın üstünde yalnız kül vardı.
küçük gri bulutlar gibi duruyordu.
pencereyi açtım.
rüzgâr geldi, harflerden arta kalanları aldı.
ne senden yana esti ne benden.
gökyüzü tarafsızdı.
belki bir ağacın yaprağına kondu biri.
belki bir kuşun kanadına.
belki hiçliğe.
arkasından bakmadım.
bazı vedalar kapı çarparak değil,
bir avuç külün gökyüzüne karışmasıyla olur
ve ben, mektuplarını son bir kez okuyup yakmış bir adam olarak,
ilk defa onları saklamıyordum.
bir süre baktım. sonra vazgeçtim bakmaktan.
çünkü bazı şeyler kaybolmaz.
sadece isim değiştirir.
aşk olur, kül olur.
kül olur, bulut olur.
bulut olur, yağmur.
ve bir gün, hiç tanımadığın bir ağacın dalında
yeniden yaprak.
şimdi hangi rüzgâr esse biraz mektup.
hangi bulut geçse biraz kül.
hangi kuş inse dünyaya
kanadında, okunmuş bir yangının son harfi.
Çankırı – 25/06/26
Etiketler:
#şiir













Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!