On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda toplumsal adaletsizliğe yönelen doğrudan itirazların büyük bölümü düzyazıyla dile getiriliyordu. Çünkü insanlar, aklın sonunda galip geleceğine inanıyordu. Yeterince zaman geçerse herkes gerçeği görecek, tarih de aklın tarafında yer alacaktı. Bugün ise bundan artık emin değiliz. Sonucun iyiye varacağına dair hiçbir güvence yok. Geçmişte ve bugün yaşanan acıların, gelecekte kurulacak evrensel bir mutlulukla telafi edileceğine inanmak giderek zorlaşıyor. Kötülük de insan hayatından bütünüyle sökülüp atılabilecek bir şey gibi görünmüyor. Bu yüzden hayatın anlamına ilişkin hesaplaşmayı geleceğe ertelemek mümkün değildir. Geleceğe güvenilemez. Hakikatin zamanı şimdi ve buradadır. Bu hakikati, düzyazıdan ziyade giderek daha çok şiir karşılayacaktır. Çünkü düzyazı şiire göre (geleceğe) daha fazla güvenir; şiir ise doğrudan yaranın kendisine seslenir.
Dil bize şefkat vermez. Sahip olduğu her şeyi kusursuz bir kesinlikle, hiçbir merhamet göstermeden saklar; bir sevgi sözcüğünü bile. Sözcük tarafsızdır. Her şeyi belirleyen, onun nasıl kullanıldığıdır. Dilin asıl armağanı başka bir şeydir: İnsan deneyiminin bütününü taşıyabilecek potansiyele sahip olması. Yaşanmış olanı da, yaşanabilecek olanı da içinde barındırabilir. Hatta söylenemeyene bile yer açabilir. Bu anlamda dil, insanın sahip olduğu tek gerçek yurt sayılabilir; insana düşman olamayacak tek sığınak. Düzyazı için bu yurt, yollarla, patikalarla ve anayollarla örülü uçsuz bucaksız bir ülkedir. Şiir içinse aynı yurt tek bir merkeze, tek bir sese yoğunlaşır. Ve o ses aynı anda hem bir duyuru hem de ona verilmiş bir yanıttır.
Dile her şey söylenebilir. Bu yüzden dil, bize herhangi bir sessizlikten ya da herhangi bir tanrıdan daha yakındır; çünkü dinler. Ama bu açıklık aynı zamanda kayıtsızlık anlamına da gelebilir. Dilin bu kayıtsızlığı, resmî bildirilerde, hukuk kayıtlarında, raporlarda ve dosyalarda sürekli kullanılır. Şiir ise dile öyle seslenir ki bu kayıtsızlığı kapatır ve onda bir ilgi, bir özen uyandırır. Peki şiir bunu nasıl yapar? Şiirin emeği nedir?
Burada kastettiğim şey şiir yazmanın zahmeti değil, yazılmış şiirin kendi yaptığı iştir. Gerçek her şiir, şiirin bitmeyen emeğine katkıda bulunur. Bu durmaksızın süren emeğin görevi ise hayatın ayırdığı ya da şiddetin kopardığı şeyleri yeniden bir araya getirmektir. Bedensel acı çoğu zaman ancak eylemle hafifletilebilir ya da durdurulabilir. Buna karşılık insanın yaşadığı diğer bütün acılar, şu ya da bu biçimde bir ayrılıktan doğar. Ve burada teselli edici hareket daha dolaylıdır. Şiir hiçbir kaybı geri getiremez. Ama ayrılığın açtığı mesafeye meydan okur. Bunu da dağılmış olanı durmadan yeniden toplamaya çalışarak yapar. Üç bin beş yüz yıl önce bir Mısırlı şair şöyle yazıyordu:
Şiirin metafora yönelmesinin, benzerlikler aramasının nedeni karşılaştırmalar yapmak değildir. Çünkü her karşılaştırma kendi içinde hiyerarşiktir. Şiir hiçbir olayın benzersizliğini azaltmak istemez. Onun aradığı şey, toplamı varoluşun bölünemez bütünlüğünü kanıtlayacak karşılıklardır. Şiir bu bütünlüğe seslenir. Ve bu sesleniş duygusallığın tam tersidir. Çünkü duygusallık her zaman bir muafiyet ister; bölünebilir olanın tarafını tutar. Şiir yalnızca metaforlar aracılığıyla yeniden bir araya getirmez. Erişimi sayesinde de birleştirir. Bir duygunun ulaşabildiği mesafeyle evrenin ulaşabildiği mesafeyi eşitler. Belirli bir noktadan sonra yaşanan şeyin türü önemini yitirir; geriye yalnızca yoğunluğu kalır. Uç noktaları birbirine bağlayan şey de yalnızca bu yoğunluktur. Anna Ahmatova şöyle yazar:
Seninle birlikte taşıyorum
bu kara ve sonsuz ayrılığı.
Neden ağlıyorsun?
Elini ver bana.
Hiç değilse bir düşte
yeniden geleceğine söz ver.
Sen ve ben bir keder dağıyız.
Bu dünyada bir daha karşılaşamayacağız.
Bari gece yarısı
yıldızların arasından
bir selam gönder bana.
Burada öznel olanla nesnel olanın birbirine karıştığını ileri sürmek, bugünün acılarının boyutunun sınadığı ampirik bir bakışa geri dönmek olur. Garip olan şu ki, bu aynı zamanda hak edilmemiş bir ayrıcalık talep etmek anlamına gelir. Şiir dili ilgili ve duyarlı kılar; çünkü her şeyi yakınlaştırır. Bu yakınlık, şiirin sözünü ettiği her eylemi, her nesneyi, her olayı ve her bakış açısını birbirine yaklaştırmasının sonucudur. Dünyanın acımasızlığına ve kayıtsızlığına karşı çoğu zaman elimizde bundan daha somut bir şey yoktur.
Şair Nazik el-Melâike şöyle sorar:
Acı bize nereden gelir?
Nereden gelir?
En eski zamanlardan beri
düşlerimizin kardeşi olmuştur.
Ve kafiyelerimizin yol göstericisi.
Olayların sessizliğini bozmak, ne kadar acı verici ya da yaralayıcı olursa olsun deneyimi dile getirmek, onu sözcüklere dönüştürmek demektir. Ve sözcüklere dönüştürmek, bu sözlerin duyulabileceğine dair bir umut taşımaktır. Duyulduklarında da yaşananların yargılanacağına dair. Bu umut, kuşkusuz duanın kökeninde bulunan umuttur. Ve dua gibi emek de muhtemelen insan konuşmasının başlangıcında yer alıyordu. Dilin bütün kullanım biçimleri içinde bu başlangıcın hatırasını en saf biçimde koruyan şey şiirdir. Gerçek anlamda işleyen her şiir özgündür. Ve özgün sözcüğünün iki anlamı vardır. Birincisi kökene dönüşü anlatır; ardından gelen her şeyi doğuran ilk kaynağa. İkincisi ise daha önce hiç ortaya çıkmamış olanı. Şiirde ve yalnızca şiirde bu iki anlam öyle birleşir ki artık birbirleriyle çelişmezler.
Yine de şiir yalnızca dua değildir. Dinsel bir şiir bile yalnızca Tanrı’ya seslenmez. Şiir en temelde dilin kendisine seslenir. Bir ağıtta sözcükler, kayıplarını dile haykırırlar. Şiirin dile yönelişi de buna benzer, fakat çok daha geniş bir ölçektedir.
Bir şeyi sözcüklere dökmek, o sözlerin duyulacağı ve anlattıkları olayların yargılanacağı umudunu taşımaktır. Bu yargıyı ister Tanrı versin ister tarih. Her durumda hüküm uzaktadır. Ama dil yakındır. Ve doğrudandır. Çoğu zaman yalnızca bir araç olduğu sanılan dil, şiir ona yöneldiğinde, inatla ve gizemli bir biçimde kendi hükmünü ortaya koyar. Bu hüküm herhangi bir ahlak yasasının hükmünden farklıdır. Yine de duyduğu şeyi tanıyıp kabul ederken iyi ile kötü arasındaki ayrımı da koruyacağına dair bir vaat taşır. Sanki dil, tam da bu ayrımı muhafaza etmek için yaratılmış gibidir.
— John Berger, And Our Faces, My Heart, Brief as Photos kitabından alıntı
Etiketler:
#çeviri #şiir #berger













Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!